Geleneksel halk müziğinde farklı deneyler yaparak adını duyuran sanatçı Kemal Dinç ile gerçekleştirdiğimiz röportajı Olay Gazetesi okurlarına ve halk müziği sevenlerine sunuyoruz.
“Çapraz düzen” adlı bağlama akort sistemini geliştiren Dinç, aynı zamanda Almanya’daki çeşitli üniversitelerde halk müziği ve bağlama tanıtımını sürdürüyor. 22 Ekim Perşembe günü saat 20.00’de Olcay Bayır ile birlikte sahne alacak olan Dinç’i, gerçekleştirdiğimiz röportajla daha yakından tanıtıyoruz.
Uzun yıllardır bağlama çalıyorsunuz ve enstrümana “Çapraz Düzen” adını verdiğiniz yeni bir akort sistemi kazandırdınız. Bu fikrin ortaya çıkış hikâyesini dinleyebilir miyiz?
Evvela, on bir yaşlarımda bağlamaya geleneksel icra ve repertuvarla başladım herkes gibi. Sonraki zamanlarda başlayan bu arayışlarım, akademik süreçte durağanlaştı. Bu süreçte de sadece klasik gitarla değil, kompozisyon ve enstrüman bilimiyle de ilgilenmişliğim var. Akademik eğitimim sonrasında bağlamaya tekrar döndüğümde başkalaştığımı fark ettim.
İcra tekniğim geleneğin biraz daha dışına doğru ilerliyordu. Bağlamaya da bu açıdan yaklaşıyordum. Bağlamanın ergonomik, fiziksel ve tınısal yapısıyla ilgili düşüncelerim oluşmaya başlamıştı.
Öğrencilik yeni bitmişti ve işsizdim. Hal böyleyken birçok luthiyer ustanın kapısını çaldım. Özel bir tasarıma kimse yanaşmıyordu ve maddi taleplerini karşılayacak dururumun olmayışından kaynaklı istediğim sazı edinemiyordum. Son olarak Süleyman Aslan Usta’yı buldum ve benden hiçbir talepte bulunmadan fikrimde olan sazı yapmaya koyuldu.
Zaten ustanın, bir luthier olarak, kendine özgü bir görüşü ve felsefesi vardı. Buna ek olarak benim de mızrapsız, tırnakla çalma tarzımı, gerek arpej tekniğimi gerekse ses ve tını arayışlarımı dikkate aldı.
Bağlama elbette yeni keşfedilmeyecekti lakin küçük değişimlerin bir aradalığıyla icra tekniğime uygun bir sazın bana yeni kapılar aralayacağını ümit ediyordum. Misket düzeni ve diğer düzenler üzerinde çalıştım. Misket düzenine perdeler ekleyerek açık tellerle farklı makamların ahengini elde etmiştim. İlk olarak diğer sazlardan farklılığı tını, hacmi ve icra tekniğiydi yeni sazımızın.
Daha sonra bağlama düzeninin en alt telini bir tam ses düşürerek Çapraz Düzen’e ulaştım. Burada 1-4-5 yerine küçük üçlü aralığına dayanan ve icra tekniğime uygun bulduğum bir akort sistemi geliştirmiştim.
Köln ve Wuppertal müzik yüksekokullarında ders veriyorsunuz. Avrupa’da bir bağlama eğitimcisi olmak nasıl bir deneyim?
Avrupa akademilerinde bağlamanın da yer almasını, bir kürsüye sahip olmasını, geç de olsa olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Ancak genel olarak akustik enstrümanların günümüzde ciddi bir talep düşüşü yaşadığı bir gerçek. Buna karşılık yükselişe geçen elektronik dünya ve yapay zekâ, yalnızca müziği değil, müzik dışındaki birçok mesleği de etkilemiş durumda.
1980’de ailenizle birlikte Almanya’ya taşındınız. O dönem sizin için nasıl geçti?
Ailem daha önce Almanya’daydı. Ben on yaşıma kadar İstanbul’da büyüdüm. İstanbul’dan Bavyera’nın bir köyüne geldiğimde birçok sorunla karşılaştım. Irkçılık örneğin. Yabancılık örneğin. Dil bilmemek örneğin.
Ailem işçiydi. Okuldaki uyumsuzluğum beni aslında içe kapanmaya ve evimizde bulunan bağlamaya yöneltti.
Bu süreçte kendime dost ve dil edinebileceğim bir enstrümanla iç içe olmayı öğrendim. Ve bu da uzun yıllar boyunca, hayatımın ileriki dönemlerinde çizeceğim yolun güzergâhını belirledi, etkiledi diyebilirim.
Leipzig’deki Felix Mendelssohn Müzik ve Tiyatro Üniversitesi’nde yüksek lisansınızı tamamladınız. Bu eğitim size ne kattı?
En başta farklı disiplinlerden gelip klasik Batı müziği dünyasında türlü türlü müzik fikirleriyle karşılaşmamı, klasik Batı müziğinin repertuvarıyla, disiplini ve tarihiyle tanışmamı sağladı. Fakat okul sürecinde ekonomik sıkıntılarım, belki de dünyaya karşı olan nihilist görüşlerim, zaman zaman geri adım atmama neden oldu.
Dünyanın sorunlarından ve gidişatından muzdarip oluşum, belki de bu konulardaki açmazlarımdan biriydi. Gönlümde devrimci olmak yatıyordu. Lisans bitimine ramak kala tüm disiplinim ters yüz olmuştu. Kendimi sorgulayışlarım başlamıştı. Müziği değil, hayatın gerçekliğini, yalınlığını, çıplaklığını, acımasızlığını veya çok renkliliğini özlüyordum.
Konservatuvardan çok kütüphanelere dadanmıştım. Büyük, sarsıntılı bir dönem geçiriyordum. Bosnalı sınıf arkadaşım, bir parça şeker veya çikolata yiyerek tok kalmanın formülünü bulmuştu. Ben de öyle yaptım. Sonraki dönemlerde aç kalmaktan daha da korkar olmuştum. Godard’ın söylediği „Sanatçı olmak korkak insanın işidir. Sanata sığınırız” sözüne uygun bir biçimde toparlanmaya karar verdim. Bağlama için fikirlerim vardı ve bir an önce okul bitmeliydi.
Okul bittiğinde, her öğrenci gibi şaşkın, kendine pek güveni olmayan ve dışarıdaki müzik pazarı ve müzik piyasasıyla karşı karşıya kalan biri olarak profesyonel müzik hayatıma başlayacaktım.
Kendi tasarımınız olan “Dinç Sazı”nı anlatır mısınız? Bu enstrümanın özellikleri neler?
Bu saz, tırnak ve mızrapla çalımın yanı sıra arpej ve yay gibi farklı teknik üsluplara da açık. Zira rezonans deliği önde ve yay için uygun. Son dönemde denediğimiz yayla çalım tekniği de saza ayrı bir renk katmaktadır.
Bununla birlikte sazın çok farklı telleme ve perdeleme sistemleri var.
Esasen bu düzen Anadolu’da, özellikle Toroslar’da ve üç telli çalan üstatlarda görülmüştür. Ama bu düzen, icra tekniği ve sazın ergonomik yapısıyla bu üstatlardan ve gelenekten haylice ayrı tınlıyor.
Bestelerinizde Anadolu melodilerini polifonik yapılarla birleştiriyorsunuz. Bu sentez nasıl oluşuyor?
Gelenekten gelen birisi olarak, bağlama icracılığı üzerinden bir repertuvar, bir dağarcık oluşmuştu zaten. Yirmili yaşlarımdayken kimi besteleme denemelerim oluyordu.
Akademideki avangard besteci arkadaşlardan etkilenmiş olmalıyım ki, Bağlama için de yeni beste formları denedim.
Özellikle John Cage, Ligetti, Alban Berg, Schönberg, Stravinsky gibi müzik bestekarlarının devrimci ve cesur besteleri beni heyecanlandırmıştı.Bu etkilenmelerle de bağlama için avangard besteler yazıp, Bağlama için Denemeler adlı albümümümü yayımladım. Bir de nota kitabını.
Bu işin edebî ve felsefi ayağı ise Muzaffer Oruçoğlu’nun katkısıyla oluştu. Onunla tartışmalarımız, görüşmelerimiz, onun yorumlamaları… Bunların bendeki etkisi hâlâ sürmektedir.
2016’da Evrensel’e verdiğiniz röportajda “Türkiye’de sanıyorum kimse kimseyi dinlemiyor” demiştiniz. Bugün aynı yerden baktığınızda bu düşüncenizde bir değişiklik var mı?
Dinlemiyor. Özellikle de kürsüde oturanlar. Kürsün varsa, sözde, tahakküm de, otorite de, düdük de sendedir. Etraflarında da müritler, şakşakçılar. Müziğin pazarı da böyledir. Kiminde sosyal sermaye, kiminde ekonomik veya sembolik sermaye.
Genç müzisyenler de bu sermayedarların açıktan veya gizli otoriteleriyle cebelleşmek durumunda. Dünya böyle dönüyor şimdilik.
Sanatın sadece bireysel bir yaratım değil, aynı zamanda kolektif bir üretim alanı olduğunu düşünürsek, günümüzde sanatçıların bir araya gelerek piyasa ilişkilerinin dışında alternatif sanat ortamları oluşturması sizce ne kadar mümkün?
Bu elbette ki mümkün.
22 Ekim’de Londra’da sevgili Olcay Bayır’la birlikte yapacağımız konser Köksav Sanat Vakfı için bir katkı konseridir. Oluşum ilkeleri, komün ve kolektif sanat anlayışları bizi heyecanlandırıyor. Biz de gerek müzik sanatı, gerekse Muhabbetle Felsefe adlı ekibimizle bu vakıfa dahil olmayı düşünüyoruz.
Genç müzisyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Müziği sadece enstrüman üzerinden düşünmeyip enstrümana müzik, sanat ve sanat felsefesi açısından bakmalarını öneririm.
Bu dünyanın gidişatına dur diyebilen, tahakküme, savaşlara, bürokrasiye, doğaya yönelik barbarlığa dur diyebilmiş veya hâlâ dur diyebilen insanların kitaplarına ve görüşlerine ilgi duymalı, derim.
Yakınlarda mutlaka sanat veya felsefe grupları gibi örgütlenmeler vardır. Yoksa da örgütleyebilirler.










