Aysun Mete
Geçen gece bir arkadaşımla uzun bir telefon konuşması yaptık.
Bir erkeğin içini bu kadar açık döktüğü anlara çok sık denk gelmiyorum. Çünkü erkekler çoğu zaman kırgınlıklarını öfkenin arkasına saklıyor. Sessizliklerine “güç” adı veriyorlar. Oysa bazı geceler insanın sesi bile yorgun geliyor kulağa.
Arkadaşım kendi ilişkisinden değil, genel olarak insanların ilişkilerde yaşadığı duygusal çıkmazlardan bahsediyordu. Bir arkadaş masasında konuşulanlardan… İnsanların birbirinden nasıl uzaklaştığını, ilişkilerin neden görünmez bir yerde tıkandığını anlatıyordu.
“Bazen bir ilişki vardır,” dedi,
“ama sanki bir yerde beklemeye alınmış gibidir.”
O kısa sessizlikte herkesin hayatından geçen o tanıdık boşluk vardı. Çünkü insan bazen sevginin bittiği yerde değil, heyecanın azaldığı yerde kayboluyor. Ve tam o noktada başka ihtimaller göz kırpmaya başlıyor.
“Karşı pencere hep daha parlak görünür,” dedi sonra. “Hep göz kırpar”
Ne kadar tanıdık bir duygu…
İnsan sahip olduklarının içinde eksik hissetmeye başladığında, sahip olmadıkları daha çekici geliyor. Belki de modern ilişkilerin en büyük sınavı burada başlıyor. Sadakat artık sadece fiziksel bir mesele değil; zihinsel bir eşik.
Çünkü ihanet bazen bir dokunuşla başlamıyor.
Bazen bir kıyasla…
Bazen de insanın kendi içinde büyüttüğü bir boşlukla başlıyor. Ve insan o boşluğu fark ettiği anda aslında ilk uzaklaşmayı yaşamış oluyor belki de.
Konuşmanın bir yerinde arkadaşım şöyle dedi:
“Erkeğin içinde her an uyanabilecek bir taraf vardır.”
Toplum bunu yıllardır “erkek doğası” diye açıklamaya çalışıyor. Arzu, merak, nefis, avcı ruhu… Erkeklerin zaaflarını romantikleştiren onlarca cümle kuruldu bugüne kadar. Ama bence mesele dürtülerin varlığı değil; insanın onları nasıl yönettiği olmalı.
Çünkü insan bazen en büyük ihaneti karşısındakine değil, kendine yapıyor.
Bir anlık boşluk uğruna kendi karakterinden uzaklaşmak…
Bir heves uğruna aynada gördüğü insana yabancılaşmak…
Asıl kırılma belki de burada başlıyor.
Sonra konu kadınlara geldi. Sohbet ilerledikçe şunu fark ettim; insanlar artık birbirini anlamaktan çok birbirini yönetmeye çalışıyor sanki. Erkek netlik bekliyor, kadın anlaşılmak istiyor. Erkek sonuca bakıyor, kadın sürece… Sonra da aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşamaya başlıyorlar.
Ama bütün bunların altında bazen daha derin bir şey oluyor:
Geçmiş travmalar.
Çocuklukta eksik bırakılmış sevgi…
Koşullu hissettirilmiş değer…
Yarım kalmış güven duygusu…
Terk edilme korkusu…
İnsan geçmişte neyi tamamlayamadıysa, gelecekte de onu arıyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar huzuru değil, alıştıkları kaosu seviyor. Çünkü tanıdık acı, bilinmeyen mutluluktan daha güvenli geliyor. Psikologlar buna “bağlanma yarası” diyorlar.
Ben buna bazen insanın çocukken eksik kalan tarafını yıllarca başka insanlarda araması diyorum.
Çocuklukta sevginin tutarsız hissedildiği evlerde büyüyen insanlar, yetişkin olduklarında huzuru değil heyecanı arıyor. Sessiz ve sakin sevgi onlara yabancı geliyor. Bu yüzden bazen gerçekten seven insanlara değil, ulaşamadıkları kişilere bağlanıyorlar.
Carl Jung’un çok sevdiğim bir sözü var:
“İnsan yüzleşmediği yaraları kader sanır.”
Ne kadar doğru…
Belki de “hep yanlış insanları buluyorum” diyen birçok kişi, aslında aynı yarayı farklı yüzlerde yaşamaya devam ediyor.
Arkadaşımın anlattıkları bana erkeklerin iç dünyasını da düşündürdü. Çünkü toplum erkeklere güçlü olmayı öğretiyor ama kırılgan olmayı öğretmiyor. Ağlamamayı öğretiyor ama duygularını anlatmayı öğretmiyor.
Sonra büyüyen erkek, içindeki boşluğu öfkeyle, sessizlikle ya da başka heyecanlarla kapatmaya çalışıyor.
Belki mesele gerçekten erkek doğası değil…
Belki mesele erkeklerin duygularıyla nasıl baş edeceğini hiç öğrenememesi.
Bir erkek yorulduğunu söyleyemediğinde uzaklaşıyor örneğin.
Kırıldığını anlatamadığında sertleşiyor.
Sevilmediğini hissettiğinde başka pencerelere bakmaya başlıyor.
Ama bu yalnızca erkeklere ait bir mesele değil.
Kadınlar da duyulmadığında susuyor önce.
Cümleleri azalıyor…
Sonra kahkahaları…
Ve bir gün aynı evin içinde sadece görev paylaşan iki yabancıya dönüşüyor insanlar.
Londra’da yaşarken farklı kültürlerden insanları gözlemleme şansım oluyor. İngiliz çiftler daha mesafeli ama daha bireysel yaşıyorlar. Türk çiftlerde ise tutku daha yüksek ama beklentiler de daha ağır. Biz sevgiyi biraz “ait olmak” üzerinden yaşıyoruz. Belki bu yüzden kaybetme korkusu da daha büyük oluyor.
Ama hangi ülkede olursa olsun değişmeyen bir şey var:
İnsanın içindeki eksiklik hissi.
Ve korku büyüdüğünde insanlar birbirini sevmekten çok yönetmeye çalışıyor.
Oysa aşk bazen kontrol değil; alan bırakabilmekle ilgili.
Nietzsche’nin dediği gibi:
“İnsan en çok içinde susturamadığı boşlukla savaşır.”
Belki de ilişkilerde en zor şey sadık kalmak değil; insanın kendi içindeki eksiklikle yüzleşebilmesi.
Çünkü bazı insanlar sevilmeyi değil, kovalanmayı seviyor.
Bazıları huzur görünce sıkılıyor.
Bazıları ise gerçekten mutlu olabilecekleri yerde bile bilinçsizce problem çıkarıyor.
Çünkü kaos onlara tanıdık geliyor.
Ama belki de en acı gerçek şu:
İhanet, çoğu zaman başka birine gitmeden önce insanın kendinden uzaklaşmasıyla başlıyor.
Gece biterken arkadaşım son cümlesini söyledi:
“İnsan bazen elindekine sahip çıkmayı seçmeli.”
O cümle uzun süre zihnimde kaldı.
Çünkü belki de ilişkilerin en romantik tarafı büyük tutkular değil; bir kararda kalabilmek.
Gitme ihtimali varken kalmayı seçmek.
Her eksiklikte başka bir pencereye bakmamak.
Birini seçtikten sonra, o seçimin sorumluluğunu da taşıyabilmek.
Çünkü bence aşk, çoğu zaman sadece bir his değil; aynı zamanda bir irade meselesi.
Sadece heyecan değil, emek de.
Sadece yakınlaşmak değil, zor zamanlarda uzaklaşmamayı da başarabilmek.
Ve insan, geçmiş yaralarının arkasına saklanmamayı öğrendiği gün gerçekten büyüyor sanırım.

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




