Olay Gazete Turkish Newspaper in London
  • İNGİLTERE GÜNDEMİ
  • TOPLUM
  • EKONOMİ
  • YAŞAM/SAĞLIK
  • KÜLTÜR/SANAT
  • EĞLENCE/TATİL
  • WEBTV
  • MODA/TASARIM
  • SPOR
  • İNGİLTERE GÜNDEMİ
  • TOPLUM
  • EKONOMİ
  • YAŞAM/SAĞLIK
  • KÜLTÜR/SANAT
  • EĞLENCE/TATİL
  • WEBTV
  • MODA/TASARIM
  • SPOR
No Result
View All Result
Olay Gazete Turkish Newspaper in London

Hislerimizi mi anlatıyoruz, karşımızdaki insan hakkında hüküm mü veriyoruz?

28/09/2026
Bu yazı 28 Eylül 2026 tarihinde yayınlanmıştır
Aysun Mete

“Sen beni hiç önemsemiyorsun.”

“Zaten yalnızca kendini düşünüyorsun.”

“Beni gerçekten sevseydin bunu yapmazdın.”

“Senin için hiçbir zaman yeterli olmayacağım.”

Bir tartışmanın içinde bu cümlelerden birini söylediğimizde çoğu zaman aslında yalnızca kendimizi anlatmaya çalıştığımızı düşünüyoruz. Kırılmışızdır, öfkelenmişizdir, hayal kırıklığına uğramışızdır. Belki yalnız, değersiz ya da sevilmemiş hissetmişizdir ve karşımızdaki insanın bunu anlamasını istiyoruzdur.

Ama söylediğimiz cümleye biraz daha dikkatli baktığımızda, bazen duygumuzu anlatmakla kalmadığımızı fark edebiliriz.

Karşımızdaki insanın ne hissettiğine, ne düşündüğüne, bizi neden kırdığına ve hatta bizi gerçekten sevip sevmediğine dair bir hüküm de vermeye başlamışızdır.

“Kendimi önemsiz hissettim” başka bir cümledir.

“Sen beni önemsemiyorsun” başka.

İlkinde kendi içimizde olanı anlatıyoruz. İkincisinde ise karşımızdaki insanın iç dünyasını bildiğimizi düşünüyoruz.

Belki de ilişkilerdeki en büyük iletişim sorunlarından biri tam burada başlıyor.

Çünkü biz “Beni duy” derken, karşımızdaki insan “Beni suçlama” diye duymaya başlayabiliyor.

Ve bir anda konuştuğumuzu sandığımız şey, artık duygularımız olmaktan çıkıyor. Kimin haklı olduğu, kimin bencil olduğu, kimin daha çok sevdiği, kimin daha fazla hata yaptığı üzerine bir mücadeleye dönüşüyor.

Sonra iki insan birbirini anlamaya çalışmak yerine kendisini savunmaya başlıyor.

BİR DAVRANIŞTAN BİR KARAKTERE NASIL GEÇİYORUZ?

Bir insanın yaptığı bir davranışla, o insanın nasıl biri olduğuna karar vermek arasında önemli bir fark var.

“Toplantıya geç geldiğinde planımız aksadı” dediğimizde belirli bir olaydan bahsediyoruz.

“Sen zaten sorumsuz bir insansın” dediğimizde ise artık olaydan çıkıp kişinin karakterine geçiyoruz.

“Bu sözünü tutmaman beni hayal kırıklığına uğrattı” başka bir şey.

“Sen zaten güvenilmezsin” başka.

İkisinin altında da aynı kırgınlık bulunabilir. Fakat ikinci cümlede karşımızdaki insanın bütün kişiliğini tek bir davranış üzerinden tanımlamaya başlıyoruz.

Üstelik bunu özellikle öfkeliyken çok kolay yapıyoruz.

“Sen hep böylesin.”

“Beni hiç dinlemiyorsun.”

“Hiçbir zaman değişmeyeceksin.”

“Zaten ne söylesem anlamıyorsun.”

O anda bunlar bize tamamen doğru gelebilir.

Çünkü öfkeliyken zihnimiz çoğu zaman yalnızca bugünkü olayı değil, geçmişte yaşadığımız benzer bütün olayları da aynı dosyanın içine koyuyor.

Geçen ay yaşanan tartışma, geçen hafta söylenen bir söz, yıllar önce yapılan başka bir şey… Hepsi bir anda önümüze geliyor.

Ve “Şu anda buna kırıldım” demek yerine “Sen zaten hep böylesin” demeye başlıyoruz.

Oysa “hep” dediğimizde, karşımızdaki insanın değişme ihtimalini de konuşmanın dışına itiyoruz.

Eğer zaten hep böyleyse, konuşmanın ne anlamı var?

Eğer zaten hiç değişmeyecekse, bugün neyi çözmeye çalışıyoruz?

Bazen gerçekten uzun zamandır tekrar eden davranışlar vardır. O zaman geçmişten söz etmek elbette gerekir. Fakat yine de kişiliği etiketlemek yerine davranışın kendisini tarif etmek daha açıklayıcı olabilir.

“Son üç kez planımız değiştiğinde bana haber vermedin. Bu tekrarlandığı için sana güvenmekte zorlanıyorum.”

Bu cümle hâlâ oldukça açık.

Hâlâ kırgınlık var.

Hâlâ bir problem var.

Ama “Sen güvenilmez birisin” demek yerine “Ben artık sana güvenmekte zorlanıyorum” diyor.

Aradaki fark küçük görünüyor olabilir.

Ama ilişkilerde bazen en büyük farklar tam da böyle küçük görünen yerlerde ortaya çıkıyor.

“HİSSEDİYORUM” DEMEK HER ZAMAN DUYGUYU ANLATMAK MI?

Bir başka ilginç nokta da burada.

Bazen cümlemize “Ben hissediyorum ki…” diye başlıyoruz ve bunun otomatik olarak duygu ifade etmek olduğunu düşünüyoruz.

“Beni umursamadığını hissediyorum.”

“Beni kullandığını hissediyorum.”

“Bana saygı duymadığını hissediyorum.”

“Beni kıskandırmaya çalıştığını hissediyorum.”

Ama bu cümlelerin içinde yalnızca bizim duygumuz yok.

Karşımızdaki insanın niyeti hakkında da bir yorum var.

Oysa “Kendimi yalnız hissettim”, “Kırıldım”, “Endişelendim”, “Değersiz hissettim” dediğimizde gerçekten kendi içimizde olanı anlatıyoruz.

Sonra bunun nedenini konuşabiliriz.

“Aramama dönmeyince kendimi önemsiz hissettim.”

Bu cümle başka bir kapı açıyor.

Karşımızdaki insan “Ama seni önemsiyorum” diyebilir.

Biz de “Biliyorum, ama o anda böyle hissettim” diyebiliriz.

Böylece iki insan aynı anda hem kendi gerçeğini söyleyebilir hem de diğerinin gerçeğini duyabilir.

Fakat “Sen beni önemsemiyorsun” dediğimizde konuşmanın konusu artık bizim duygumuz değil, onun niyeti oluyor.

Ve o noktada karşı tarafın vereceği ilk cevap çoğu zaman:

“Hayır, önemsiyorum.”

Çünkü kendisini savunması gerekiyor.

Belki de tartışmaların uzamasının sebeplerinden biri bu.

Biz duygumuzu anlatmaya çalışırken karşımızdaki insan niyetini savunuyor.

O niyetini savundukça biz de “Bak, yine beni anlamıyorsun” diye düşünüyoruz.

Böylece iki taraf da kendisini anlatıyor ama aslında hiç kimse diğerini duymuyor.

ÖFKENİN ALTINDA BAZEN ÇOK DAHA YUMUŞAK BİR ŞEY VAR

Bence ilişkilerde en zor şeylerden biri, öfkenin altında ne olduğunu görebilmek.

Çünkü öfke çoğu zaman kendisini daha yüksek sesle gösteriyor.

“Kendimi yalnız hissettim” demek yerine:

“Ben burada her şeyi tek başıma yapıyorum, sen hiçbir şeyi umursamıyorsun!”

diyebiliyoruz.

Ama belki o cümlenin altında aslında:

“Biraz desteğe ihtiyacım var.”

“Bunu tek başıma taşımak istemiyorum.”

“Yanımda olduğunu hissetmeye ihtiyacım var.”

gibi çok daha kırılgan bir duygu bulunuyor.

Sorun şu ki öfke konuştuğunda, karşımızdaki insan çoğu zaman o kırılganlığı duyamıyor.

Yalnızlığımızı değil, kendisine yöneltilen suçlamayı duyuyor.

Ve kendisini savunmaya başlıyor.

“Ben hiçbir şey yapmıyor değilim.”

“Sen de her şeyi büyütüyorsun.”

“Abartıyorsun.”

Belki onun söylediklerinin de kendi açısından bir gerçekliği var.

Ama o sırada bizim hissettiğimiz şey hâlâ orada.

Biri kendisini yalnız hissediyor.

Diğeri haksız yere suçlandığını düşünüyor.

Ve ikisi de kendi acısını anlatmaya çalışırken karşısındakinin acısını kaçırıyor.

Bazen çok küçük görünen bir olayın altında çok büyük bir ihtiyaç bulunabiliyor.

Bir arkadaşımız bizi bir davete çağırmadığında mesele yalnızca o davet olmayabilir.

“Beni neden çağırmadın?” sorusunun altında belki de:

“Senin hayatında hâlâ benim için bir yer var mı?”

sorusu vardır.

Bir iş arkadaşımız fikrimizi dikkate almadığında:

“Benim söylediklerimi neden önemsemiyorsun?”

demek yerine belki:

“Katkımın görüldüğünü hissetmeye ihtiyacım var.”

diyebiliriz.

Duygunun altındaki ihtiyacı bulmak, karşımızdaki insanın yaptığı davranışı mazur göstermek anlamına gelmiyor.

Sadece bizim için gerçekten neyin önemli olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

BAZEN SORU SORMUYOR, HÜKMÜMÜZÜ SORU ŞEKLİNDE SÖYLÜYORUZ

“Sen beni hiç düşündün mü?”

“Beni gerçekten seviyor olsaydın bunu yapar mıydın?”

“Ben senin için önemli miyim?”

“Neden her zaman sadece kendini düşünüyorsun?”

Bunlar soru gibi duruyor.

Ama bazen cevap çoktan verilmiş oluyor.

“Beni düşünmedin.”

“Beni sevmiyorsun.”

“Senin için önemli değilim.”

“Bencilsin.”

Karşımızdaki insan bunu hissedebiliyor.

Bu nedenle soruya cevap vermek yerine kendisini savunuyor.

Oysa gerçek bir soru, bizim düşündüğümüzden farklı bir cevaba da yer bırakıyor.

“Dün karar verirken aklından ne geçti?”

“Bunun beni nasıl etkileyebileceğini düşündün mü?”

“Sen bu olayın içinde ne hissettin?”

Bunların cevabını gerçekten bilmiyoruz.

Belki tahmin ediyoruz.

Belki korkuyoruz.

Belki daha önce yaşadığımız şeylerden dolayı bir sonuca vardık.

Ama bilmiyoruz.

Ve belki ilişkilerde merak etmeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Birini dinlemek, yalnızca susup onun konuşmasını beklemek değil.

Bazen onun vereceği cevabın bizim hikâyemizi değiştirebileceğini kabul etmek.

NİYET OKUMAK BİZİ NEDEN BU KADAR YORUYOR?

Yakın olduğumuz insanları tanıdığımızı düşünüyoruz.

Bu yüzden onların ne düşündüğünden de emin olabiliyoruz.

“Bunu beni kıskandırmak için yaptın.”

“Özellikle canımı yakmak istedin.”

“Beni susturmak için böyle söyledin.”

Belki bazen gerçekten böyledir.

İnsanlar birbirlerini incitmek için bilinçli davranabilir.

Ama her seferinde niyeti bildiğimizi varsaydığımızda, karşımızdaki insanın kendi açıklamasına yer bırakmıyoruz.

Üstelik zihnimiz boşlukları çoğu zaman kendi korkularımızla dolduruyor.

Geç cevap verdi.

“Artık ilgilenmiyor.”

Sessiz kaldı.

“Beni cezalandırıyor.”

Başka biriyle konuştu.

“Onu benden daha önemli buluyor.”

Yalnız kalmak istedi.

“Benden uzaklaşıyor.”

Bunların her biri doğru olabilir.

Ama her biri yanlış da olabilir.

Bence aradaki farkı kabul etmek önemli.

“Bu olduğunda beni önemsemediğini düşündüm. Senin niyetin gerçekten bu muydu?”

dediğimizde hem kendi düşüncemizi saklamıyoruz hem de karşımızdaki insana konuşacak bir alan bırakıyoruz.

Belki cevap bizi şaşırtacak.

Belki düşündüğümüzden tamamen farklı olacak.

Belki de korktuğumuz şeyin gerçekten yaşandığını duyacağız.

Ama en azından tahminle gerçek arasındaki farkı görmüş olacağız.

“BEN DİLİ” KULLANMAK BİLE TEK BAŞINA YETMİYOR

İlişki tavsiyelerinde sık sık “Ben dili kullanın” deniyor.

Bu elbette önemli.

Ama cümlenin başına “Ben” koymak onu otomatik olarak sağlıklı bir cümleye dönüştürmüyor.

“Ben senin bencil olduğunu düşünüyorum.”

“Ben senin beni sevmediğini hissediyorum.”

“Ben senin hiçbir zaman değişmeyeceğine inanıyorum.”

Bunlar hâlâ karşımızdaki insan hakkında hüküm içeriyor.

Daha farklı bir yerden konuşabiliriz:

“Bu olduğunda kırıldım.”

“Şu anda kendimi güvende hissetmiyorum.”

“Bu davranış tekrarlandığı için sana güvenmekte zorlanıyorum.”

“Bu ilişkinin içinde daha fazla açıklığa ihtiyacım var.”

Ama burada başka bir dengeyi de unutmamak gerekiyor.

İletişimi doğru kurmaya çalışırken kendi öfkemizi, sınırlarımızı ve rahatsızlığımızı tamamen ortadan kaldırmak zorunda değiliz.

Her şeyi çok nazik söylemeye çalışırken asıl meseleyi kaybetmek de mümkün.

Bazen:

“Bu davranışı kabul etmiyorum.”

“Bana bu şekilde konuşulmasını istemiyorum.”

“Bu devam ederse bu ilişkinin içinde kalamam.”

demek gerekiyor.

Bunlar da iletişim.

Çünkü sağlıklı iletişim, her şeyi kabul etmek ya da her durumda sakin görünmek anlamına gelmiyor.

Bazen en sağlıklı iletişim biçimi, sınırı açıkça koyabilmek.

RİCA MI EDİYORUZ, YOKSA SEVGİYİ TEST Mİ EDİYORUZ?

Bir ihtiyacımız olduğunda karşımızdaki insandan bir şey isteyebiliriz.

“Planın değiştiğinde bana haber verir misin?”

“Konuşurken sözümü bitirmeme izin verir misin?”

“Şu anda bana çözüm önermek yerine sadece beni dinleyebilir misin?”

Bunlar açık ricalar.

Fakat “hayır” cevabını verdiğinde karşımızdaki insanı suçlamaya başlıyorsak, belki de bunun altında başka bir beklenti vardır.

“Beni seviyorsan bunu yaparsın.”

“Benim için bunu bile yapamıyorsan demek ki beni sevmiyorsun.”

Bu noktada ihtiyacımızı ifade etmekten çıkıp sevgiyi test etmeye başlıyoruz.

Oysa bir insan ihtiyacımızı karşılamak istemeyebilir.

Karşılayamayabilir.

Bunun nedenini konuşabiliriz.

Ve o cevabın bize bu ilişkinin bizim için nasıl bir yer olduğunu göstermesine izin verebiliriz.

Bir insanın “hayır” demesi her zaman sevgisiz olduğu anlamına gelmez.

Ama bizim için çok önemli bir ihtiyaca sürekli “hayır” demesi de görmezden gelmemiz gereken bir şey değildir.

Belki de burada yapılması gereken şey, karşımızdaki insanı zorlamak yerine kendi kararımızı netleştirmek.

DOĞRU KELİMELER HER ZAMAN İLİŞKİYİ KURTARIR MI?

İlişkiler hakkında konuşurken bazen bütün sorumluluğu iletişime yüklüyoruz.

Sanki doğru kelimeleri bulursak her problem çözülecekmiş gibi.

Elbette nasıl konuştuğumuz önemli.

Ama iletişim iki kişilik.

Ben kendimi ne kadar açık anlatırsam anlatayım, karşımdaki insan beni dinlemek istemiyorsa, her duygumu “abartı” olarak görüyorsa veya konuştuğumuz her şeyi kendisini savunmak için kullanıyorsa, benim cümlelerimi biraz daha güzelleştirmem sorunu çözmeyebilir.

Bazen “Bunu daha güzel söyleseydin anlardım” cümlesi de konuşmanın asıl konusundan kaçmanın bir yolu hâline gelebilir.

Elbette hepimiz kendimizi kırmadan anlatmayı öğrenebiliriz.

Ama duyulmayı hak etmek için kusursuz cümleler kurmamız gerekmiyor.

Karşımızdaki insanın da bir sorumluluğu var.

Söylediğimiz şeyin altında ne olduğunu merak etmek.

Anlamadığı yerde sormak.

Öfkemizin altında belki de bir kırgınlık olduğunu görebilmek.

Ve en önemlisi, sadece cümlenin biçimine değil, özüne de kulak vermek.

BİR TARTIŞMANIN ORTASINDA KENDİMİZE NE SORABİLİRİZ?

Belki bir sonraki tartışmada dört basit soruyu hatırlayabiliriz:

Gerçekte ne oldu?

Ben ne hissettim?

Olan şey hakkında nasıl bir anlam çıkardım?

Şimdi karşımızdaki insandan ne istiyorum?

Örneğin:

“Toplantıda fikrimi söyledim ve kimse cevap vermedi.”

Bu olan şey.

“Dışlanmış hissettim.”

Bu benim duygum.

“Kimse benim fikrimi önemsemiyor.”

Bu benim yorumum.

“Fikrimin neden dikkate alınmadığını anlamak ve geri bildirim almak istiyorum.”

Bu da ihtiyacım.

Bu dört şey birbirine karıştığında konuşma çok daha kolay bir şekilde suçlamaya dönüşebiliyor.

Ayrıldığında ise kendi gerçeğimizi daha açık görebiliyoruz.

Belki şöyle de söyleyebiliriz:

“Bu olduğunda ben bunu böyle yorumladım. Bu nedenle böyle hissettim. Aslında ihtiyacım olan şey buydu. Senin tarafından nasıl göründüğünü de duymak istiyorum.”

Bu cümle her problemi çözmez.

Çünkü ilişkilerin sihirli formülleri yok.

Ama en azından karşımızdaki insanın bütün karakterini tek bir olayın içine sıkıştırmadan kendi deneyimimizi anlatmamıza yardımcı olabilir.

Ve belki de asıl mesele tam burada.

Bir insanın davranışını konuştuğumuzda hâlâ değişim için bir alan var.

Ama bir insanın kim olduğuna karar verdiğimizde, artık konuşmanın önüne bir sonuç koymuş oluyoruz.

PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ?

Belki bir sonraki tartışmada kendimize şu soruyu sormak işe yarayabilir:

“Şu anda gerçekten ne hissediyorum?”

Sonra bir soru daha:

“Yoksa bu duygudan yola çıkarak karşımdaki insanın kim olduğuna mı karar veriyorum?”

“Buna kırıldım” demek bizi zayıflatmıyor.

“Sana ihtiyacım vardı” demek değerimizi azaltmıyor.

“Bunu yaptığında kendimi yalnız hissettim” demek de karşımızdaki insanı suçlamadan kendi gerçeğimizi söylememize izin veriyor.

Bazen en sert cümlelerimizin altında aslında çok daha yumuşak bir ihtiyaç bulunuyor.

“Beni gör.”

“Beni duy.”

“Yanımda olduğunu hissettir.”

“Benim de burada bir yerim olduğunu göster.”

Belki ilişki kurmayı öğrenmek, yalnızca doğru kelimeleri seçmekle ilgili değil.

Belki biraz da kendi savunmamızın altında ne olduğunu görebilmekle ilgili.

Çünkü bazen “Sen beni hiç önemsemiyorsun” dediğimiz yerde aslında söylemek istediğimiz şey:

“Senin için önemli olduğumu hissetmeye ihtiyacım var.”

“Sen beni hiç anlamıyorsun” dediğimiz yerde:

“Lütfen beni biraz daha duymaya çalış.”

“Sen zaten hep kendini düşünüyorsun” dediğimiz yerde:

“Bu kez benim tarafımı da gör.”

olabiliyor.

Ve belki de ilişkilerde en zor ama en değerli dönüşüm burada başlıyor.

Karşımızdaki insan hakkında hüküm vermeden, kendi içimizde olanı gösterebilmek.

Çünkü hüküm verdiğimiz anda konuşmanın kapısını kapatıyoruz.

Duygumuzu gerçekten anlatabildiğimizde ise kapı hâlâ açık kalıyor.

Belki de bir ilişkide birbirimizi gerçekten görmeye başlamanın ilk adımı, “Sen böylesin” demeyi bırakıp biraz daha fazla “Ben şu anda böyle hissediyorum” diyebilmek.

Peki siz hiç bir tartışmanın ortasında, aslında duygunuzu anlatmak isterken karşınızdaki insan hakkında bir hüküm verdiğinizi fark ettiniz mi?

Belki de bazen kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:

“Şu anda onu gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa hissettiğim şeyin bana anlattığı hikâyeye mi inanıyorum?”

Yazarın Diğer Yazıları
  • Bildiğimizi sandığımız şeyler
  • Tartışırken nereye vurduğumuz karakterimizi gösterir
  • İlişki kurmak öğrenilebilir; peki öğrenmek istemeyen birine öğretilebilir mi?
  • Her Suçlama Gerçeğin Değildir; Bazen Korkunun Sesidir
  • Beklemek de Bir Karardır
  • Bizi Değiştiren Değil, Hızımızı Değiştiren İnsanlar
  • Arkadaşlar mı, Partner mi?
  • Zaman Geçiyor mu, Biz mi Geçiyoruz?
  • Biz mi Telefonu Taşıyoruz, Telefon mu Bizi?
  • Truman Artık Hepimiziz
Tümü İçin Tıklayınız
Previous Post

Andy Burnham’dan radikal sosyal bakım adımı

Related Posts

Köşe Yazıları

Venüs Akrep Retrosu Başlıyor

by olay-admin
28/09/2026
Köşe Yazıları

Londra’da Milletvekili Ara Seçim Heyecanı

by olay-admin
24/09/2026
Faruk Eskioğlu

İngiltere’de savaşın ayak sesleri

by olay-admin
24/09/2026
Aysun Mete

Bildiğimizi sandığımız şeyler

by olay-admin
21/09/2026
Köşe Yazıları

Koç dolunayı: Kendine yer açmanın cesareti

by olay-admin
21/09/2026
Adres: 100 Green Lanes, Newington Green, Hackney, London, N16 9EH Telefon: 020 3745 1261
020 7923 9090
Email: info@olaygazete.co.uk
seriilanlar@olaygazete.co.uk
100 Green Lanes, Newington Green, Hackney, London, N16 9EH 020 3745 1261 - 020 7923 9090 info@olaygazete.co.uk - seriilanlar@olaygazete.co.uk
Translate:
tr Türkçe
ar العربيةen Englishde Deutschel Ελληνικάiw עִבְרִיתru Русскийtr Türkçeuk Українська
Back

Kategoriler

  • İngiltere Gündemi
  • Sağlık – Yaşam
  • Londra ve Belediyeler
  • Kültür – Sanat
  • Toplum Haberleri
  • Moda – Tasarım
  • Ekonomi
  • Olay Web Tv
  • Köşe Yazıları
  • Spor Gündemi
No Result
View All Result

T&CsTs&Cs

  • Classifieds Advertising
  • Payments

Site Links

  • Site T&Cs
  • Archives
  • Contact us
Site T&Cs - Archives - Contact us
Mobil Uygulamalar Olay Gazete Mobil Uygulamaları
Sosyal Medya
Olay Sosyal Medya

No Result
View All Result
  • KATEGORİLER
  • Seri İlanlar
  • Toplum Haberleri
  • İngiltere Gündemi
  • Ekonomi
  • Ticaret
  • Spor Gündemi
  • Yaşam – Sağlık
  • Kültür – Sanat
  • Moda – Tasarım
  • Eğlence – Tatil
  • Video – WebTV
  • Köşe Yazarları