On iki yıldır Wimbledon Tenis Turnuvası’nı takip ediyorum.
Her defasında aynı şeyi düşünüyorum: kusursuza yakın bir organizasyon.
Disiplin, zarafet ve saygı neredeyse turnuvanın görünmez kuralları gibi işliyor.
İzleyici profili de bu düzenin bir parçası.
Tribünlerde yüksek sesli taşkınlıklar, hakaretler ya da kontrolsüz davranışlar görmek neredeyse imkânsız.
Kortlara atılan şişe yok,
sahaya fırlatılan nesne yok,
küfür yok,
hakaret yok…
Bunlar bu atmosferin dışında kalıyor.
Maç bitiyor, herkes sakin bir şekilde yerinden kalkıyor ve aynı huzur içinde evine dönüyor.
Benzer bir deneyimi basketbol karşılaşmalarında da yaşadım.
Daha hareketli, daha gürültülü bir atmosfer var; tezahüratlar renkli, enerji yüksek.
Zaman zaman tribünler arasında küçük tartışmalar ya da kısa süreli gerilimler yaşansa da oyun, çoğu zaman bu coşkunun içinde akıp gidiyor.
Final düdüğüyle birlikte ise insanlar yine büyük ölçüde sakinleşiyor; sahayı tezahüratlarla, eğlencenin kalıntılarıyla terk ediyorlar.
Peki ya futbol?
Futbol söz konusu olduğunda tablo sık sık değişiyor.
Saha içinde yükselen tansiyon, hakem kararlarına verilen sert tepkiler, tribünlerde büyüyen öfke…
Küfürler, hakaretler, zaman zaman kavgalar ve taşkınlıklar oyunun gölgesine düşebiliyor.
Bu gerilim yalnızca statla sınırlı kalmayıp, kimi zaman dışarıya da taşabiliyor; şehir içinde çatışmalara, polisle gerginliklere ve istenmeyen olaylara yol açabiliyor.
Elbette futbolun kendisi şiddet üretmek zorunda değildir.
Ama gerçek şu ki, milyonları peşinden sürükleyen bu oyunun etrafında oluşan kültür, bazı yerlerde kontrolsüz bir enerjiye dönüşebiliyor.
Bu da bize şu soruları sorduruyor:
-Sorun oyunda mı, yoksa oyunun etrafında biriken duygularda mı?
-Futbol bir şeddet oyunu mu?..

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON











