Aysun Mete
İnsan en çok nerede kendisi olur diye düşünüyorum bazen.
Sevildiği yerde mi?
Yalnızken mi?
Yorulduğunda mı?
Yoksa artık güçlü görünmeye çalışmadığında mı?
Çünkü hayat boyunca hep bir şeyler oluyoruz aslında.
Başarılı biri…
Güçlü biri…
Mantıklı biri…
Dayanıklı biri…
Ve fark etmeden, insanların bizi nasıl gördüğüyle kim olduğumuz birbirine karışmaya başlıyor.
Modern hayatın en büyük yorgunluklarından biri de bu belki. Sürekli bir “olma” hali… Daha başarılı olmak, daha kontrollü görünmek, daha az kırılmak, daha çok yetişmek…
Ama bütün bu kimliklerin altında sessizce duran başka bir “biz” var.
Ve galiba insan hayatı boyunca en çok onu arıyor.
Ben kendimi en çok yalnızken hissediyorum.
Birçok insan yalnız kaldığında sessizlikten rahatsız olur. Sürekli bir ses, bir ekran, bir kalabalık ister. Çünkü yalnızlık, çoğu insan için kendiyle baş başa kalmak demektir.
Ama bazı insanlar için yalnızlık kaçış değil, dönüş yeridir.
Kendi sesini duyabildiği…
Kendi içine dönebildiği…
İnsan bazen en gerçek halini sessizlikte duyuyor bence.
Belki de bu yüzden bizi gerçekten dinlendiren şey sessizlik değil; kendimizi saklamak zorunda olmadığımız alanlar.
Çünkü insanın gerçekten “kendisi” olduğu yer sadece yalnızlık değil. Yanında açıklama yapmak zorunda kalmadığı insanlar da insanı kendine yaklaştırıyor.
Bazı insanlara kendinizi sürekli anlatmanız gerekir. Neden sustuğunuzu, neden yorulduğunuzu, neden bazen uzaklaştığınızı açıklarsınız.
Ama gerçekten sevildiğiniz yerde açıklama yapmanız gerekmez.
Çünkü karşınızdaki insan sizi kelimelerden önce tanır.
Bir gün sevdiğim bir insan bana şöyle demişti:
“Seni olduğun halinle seviyorum.”
Ne olacağından çok, olanı yaşamayı önemseyen insanlardan biriydi. Değiştirmeye çalışmadan sevenlerden… Kontrol etmek yerine alan bırakanlardan…
Ve sonra uzun süre düşündüğüm bir cümle söyledi:
“Aileyi seçemiyorsun ama hayatını paylaşacağın insanı seçiyorsun.”
Sanırım insan bazen ilk defa seçildiği yerde gerçekten kendisi oluyor.
Çünkü çoğu insan gerçek kişiliğini tam olarak göstermiyor zaten.
Neden mi?
Bence sevilmemekten korkuyorlar.
Toplumun düşüncesi, insanların yorumu, çevrenin bakışı… Bunlar birçok insanın hayatını sandığımızdan daha fazla yönetiyor.
Herkes “kendin ol” diyor ama çoğu insan kendisi olduğunda kabul edilmeyeceğinden korkuyor.
Bu yüzden insanlar biraz daha sessiz…
Biraz daha kontrollü…
Biraz daha filtreli yaşamayı öğreniyor.
Çünkü gerçek olmak cesaret istiyor.
Ve insanın kendisi olmaktan vazgeçmesi, zamanla insanı içten içe yormaya başlıyor.
Belki bu yüzden hayatta en çok “gerçek” bağları arıyoruz.
Bizi olduğumuz halimizle gören insanları…
Çünkü insan bazen yanlış anlaşılmaktan değil, hiç gerçekten görülmemekten yoruluyor.
Ama bu, kırılgan olmadığımız anlamına gelmiyor.
Tam tersine…
Dışarıdan güçlü görünen insanların içinde çoğu zaman çok hassas bir taraf da oluyor.
Sadece hassas insanlar bunu herkese göstermemeyi öğreniyor.
Çünkü dünya, kırılgan insanları zamanla daha kontrollü hale getiriyor.
Ve bizim çağın en büyük problemlerinden biri de belki bu:
Kimsenin kimsenin duygusuna tam olarak inanamaması.
İnsan bir şeyi içinden geldiği için yaptığında bile, birileri mutlaka başka bir anlam arıyor.
Oysa bazen insan sadece içinden geldiği gibi davranıyordur.
Ama sürekli yanlış anlaşılmak da insanı yorar.
Belki bu yüzden insanlar giderek daha az “kendisi” oluyor.
Çünkü insan en çok yargılanacağı yerlerde kendini saklıyor.
Ve ilginç olan şu:
İnsan bazen güçlü görünmediğinde değersiz hissedebiliyor.
Çünkü modern dünya kırılganlığa çok alan tanımıyor.
Sürekli güçlü kalabilen insanları seviyor. Yorulmayanları, düşmeyenleri, devam edenleri…
Oysa insan bazen en çok yorulduğunda kendine yaklaşıyor.
Çünkü güç tükenince geriye sadece “sen” kalıyorsun.
Yorgunluk insanın bütün rollerini yavaş yavaş üzerinden çıkarıyor.
Başarılı biri…
Mantıklı biri…
Kontrollü biri…
Ve geriye sadece kırılabilen bir insan kalıyor.
Başarısızlık da biraz böyle.
İnsan kendini sadece başarısız olduğunda görmüyor belki ama başarısız olduğunda kendine daha uzun bakıyor.
“Neden böyle oldu?”
“Neyi eksik yaptım?”
“Neden bu kadar etkilendim?”
İşte insan kendini en çok o sorgulamaların içinde tanıyor.
Çünkü maskeler en çok canımız acıdığında düşüyor.
Psikolojide bununla ilgili çok güçlü bir düşünce vardır:
“İnsan kırıldığı yerden kendini tanımaya başlar.”
Belki de bu yüzden hayat bizi en çok zor zamanlarımızda dönüştürüyor.
Ve dürüst olmak gerekirse insanın en büyük korkusu bazen başarısızlık olmuyor.
Gerçekten ait hissedememek oluyor.
Çünkü insan güçlü olabilir…
Başarılı olabilir…
Ayakta durabilir…
Ama ait hissetmediği bir yerde, içten içe eksik kalıyor.
Belki bu yüzden insan bir yerden sonra hayatta en çok huzuru arıyor.
Sonra sevilmeyi.
Çünkü huzurun olmadığı yerde sevgi bile insanı yorabiliyor.
Ama bütün bunlara rağmen insan gerçekten değişebilir mi?
Bence evet.
İnsan isterse değişebilir.
Hatta bazen değişimin kendisi bile değişiyor.
Ama bir şey tamamen kaybolmuyor sanırım:
Çocukken olduğumuz kişi.
Hayat bizi büyütüyor. Şehirler değişiyor. İnsanlar değişiyor. İlişkiler, korkular, hayaller değişiyor…
Ama çocukken hissettiğimiz bazı duygular bizimle yaşamaya devam ediyor.
Ve belki insanın bütün yetişkinliği, içindeki o çocuğu anlamaya çalışmakla geçiyor.
Life coach Martha Beck’in çok sevdiğim bir sözü vardır:
“İnsan gerçekten kendisi olduğunda, hayatı ilk defa hafiflemeye başlar.”
Belki de bu yüzden insan en çok sevildiği yerde değil…
Kendini saklamak zorunda hissetmediği yerde kendisi oluyor.

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




