Olay Gazete Turkish Newspaper in London
  • İNGİLTERE GÜNDEMİ
  • TOPLUM
  • EKONOMİ
  • YAŞAM/SAĞLIK
  • KÜLTÜR/SANAT
  • EĞLENCE/TATİL
  • WEBTV
  • MODA/TASARIM
  • SPOR
  • İNGİLTERE GÜNDEMİ
  • TOPLUM
  • EKONOMİ
  • YAŞAM/SAĞLIK
  • KÜLTÜR/SANAT
  • EĞLENCE/TATİL
  • WEBTV
  • MODA/TASARIM
  • SPOR
No Result
View All Result
Olay Gazete Turkish Newspaper in London
  • ENFIELD
  • HACKNEY
  • HARINGEY
  • ISLINGTON
  • GÜNEY LONDRA
  • KIBRIS KKTC
Home Köşe Yazıları Aysun Mete

Biz mi Telefonu Taşıyoruz, Telefon mu Bizi?

olay-admin by olay-admin
23/07/2026
in Aysun Mete, Köşe Yazıları
0
1
SHARES
7
VIEWS
Bu yazı 23 Temmuz 2026 tarihinde yayınlanmıştır
Aysun Mete

Cep telefonunu kaybetmenin ya da telefonsuz kalmanın artık bir korku olarak literatürde yer aldığını biliyor muydunuz? Bu durumun adı nomofobi… Kısaca cep telefonundan, bağlantıdan ve ulaşılabilir olmaktan uzak kalma korkusu olarak tanımlanıyor.

İlk duyduğumda düşündüm: Ben telefonumu evde unuttuğumu fark etsem ne yaparım acaba? Muhtemelen geri dönerim. Çünkü telefonsuz sokağa çıkma fikri artık bana da tuhaf geliyor. Sanki acil bir şey olacak, birisi bana ulaşmaya çalışacak ya da benim birine ulaşmam gerekecekmiş gibi hissediyorum. Telefonumun şarjı yüzde beşin altına düştüğünde bile huzursuz oluyorum. Oysa çoğu zaman ne acil bir telefon bekliyorum ne de yapmam gereken önemli bir iş oluyor.

Peki neden panikliyoruz? Belki de cevabı düşündüğümüzden daha basit: Telefonumuzun şarjı bittiğinde sanki biz de kaybolacakmışız gibi hissediyoruz. Çünkü artık hayatımızın büyük bir bölümünü küçücük bir cihazın içine sığdırdık. Telefon numaralarımız, fotoğraflarımız, anılarımız, mesajlarımız, banka bilgilerimiz, adreslerimiz ve randevularımız hep orada. Yolumuzu o buluyor, hatırlayamadığımızı o hatırlıyor, bilmediğimizi o biliyor. Sıkıldığımızda bizi eğlendiriyor, yalnız kaldığımızda bize eşlik ediyor. Hatta artık ne yiyeceğimizi, nereye gideceğimizi, ne satın alacağımızı, nasıl temizlik yapacağımızı bile teknolojiye, internete ve yapay zekâya soruyoruz.

Bütün bunları düşününce insan kendine sormadan edemiyor: Teknoloji bizi gerçekten daha akıllı mı yaptı? Bence hayır. Teknoloji bizi akıllı yapmadı, sadece alıştırdı. Hatta biraz da tembelleştirdi. Eskiden birçok telefon numarasını ezbere bilirdik. Şimdi kendi ailemizden insanların numaralarını bile telefonumuz olmadan hatırlamak zor olabiliyor. Eskiden bir adresi öğrenir, tarif alır, hafızamızda tutardık. Şimdi navigasyon olmadan birkaç sokak öteye gitmekte bile zorlanabiliyoruz. Çünkü kullanmadığımız yeteneklerimiz zamanla köreliyor, teknolojiye bıraktığımız her işi bir süre sonra kendimiz yapamaz hâle geliyoruz.

Bazen düşünüyorum; biraz fazla güvenmiyor muyuz teknolojiye? Mesela bir gün dünyada büyük bir kriz çıksa ve teknoloji tamamen devre dışı kalsa kaçımız hayatımızı eskisi gibi sürdürebiliriz? Kaçımız yolumuzu bulabilir, ihtiyacımız olan bilgiye kendi imkânlarımızla ulaşabiliriz? Kaçımız bir sorunun cevabını internete ya da yapay zekâya sormadan bulabiliriz? Belki de sandığımız kadar güçlü değiliz. Sadece teknoloji varken güçlü olduğumuzu düşünüyoruz. Belki de telefonlarımızı kaybetmekten korkmamızın asıl nedeni, içlerinde hayatımızın olması değil; artık hayatımızı onlarsız nasıl yaşayacağımızı bilmememizdir.

Üstelik bu alışkanlık yalnızca bireysel değil, artık dünyanın ortak alışkanlığına dönüşmüş durumda. Uzun zamandır İngiltere ile Türkiye arasında yaşayan biri olarak şunu gözlemliyorum: Kültürlerimiz, günlük alışkanlıklarımız ve insan ilişkilerimiz farklı olabilir ama telefon karşısındaki davranışlarımız hep birbirine benziyor. Londra’da metroya biniyorum; başlar öne eğilmiş, gözler ekranlarda. İzmir’de bir kafeye oturuyorum; manzara pek farklı değil. Diller değişiyor, şehirler değişiyor, kültürler değişiyor ama insanın ekranla kurduğu ilişki artık neredeyse evrensel.

Telefonların değiştirdiği yalnızca hafızamız ve insan ilişkilerimiz değil. Teknolojinin sessizce değiştirdiği bir başka özelliğimiz daha var: Sabrımız.

Eskiden beklerdik. Bir mektubu, bir haberi, birini beklerdik. Bir sorunun cevabını bulmak için araştırırdık. Şimdi neden bekleyelim ki? Otobüsü neden bekleyelim? Telefonu çıkarıyoruz, birkaç dakika içinde bir araç kapımızda. Yemeği neden bekleyelim? Birkaç dokunuşla sipariş veriyoruz. Bir bilgiyi neden araştıralım? Saniyeler içinde cevabına ulaşıyoruz. Bir mesaja neden geç cevap verilsin? Gönderiyoruz ve birkaç dakika sonra telefonumuzu kontrol etmeye başlıyoruz: “Gördü mü? Neden cevap vermedi? Çevrim içi ama bana neden yazmıyor?”

Çünkü teknoloji bize yalnızca hız kazandırmadı, bizi hıza alıştırdı. Hıza alışınca beklemeyi, beklemeyi unutunca da sabretmeyi kaybettik. İnsan beklemeyi unuttuğunda, hayatın kendi hızına da tahammül edemez hâle geliyor.

Belki de sabırsızlığımızın arkasında sürekli beslediğimiz başka bir duygu var: Beklenti. Telefonumuzu sürekli kontrol ediyoruz çünkü belki önemli bir mesaj gelecek, biri arayacak, yeni bir haber olacak ya da bir bildirim düşecek. Her an bir şey olabilir… İnsan sürekli bu beklentiyle yaşayınca telefonu elinden bırakmakta zorlanıyor.

Ama bana “Bir gün boyunca telefonunun olmaması mı, yoksa bir gün boyunca hiç kimsenin seni aramaması ve mesaj atmaması mı daha zor?” diye sorsalar, sanırım ikincisini seçerdim. Çünkü hepimiz sosyal varlıklarız; yalnızlık Allah’a mahsus. İnsan görülmek, aranmak, hatırlanmak ve sevilmek istiyor. Belki de biz telefonun kendisine değil, telefonun bize getirebileceği ihtimallere bağımlıyız. Bir mesaja, bir sese, bir habere, bir insana…

Peki teknoloji bizi yalnızlaştırdı mı? Ben bu konuda çoğunluktan biraz farklı düşünüyorum. Bence teknoloji bizi birbirimize yaklaştırdı. Bugün dünyanın diğer ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. İngiltere’de yaşarken Türkiye’deki sevdiklerimizi görebiliyor, onlarla hayatımızı paylaşabiliyoruz. Fakat burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor: Teknoloji bizi birbirimize yaklaştırırken, birbirimize olan ihtiyacımızı azalttı.

Eskiden bir şeyi bilmiyorsak birine sorardık. Yolumuzu kaybettiğimizde bir insanla konuşurduk. Canımız sıkıldığında bir arkadaşımızı arardık. Bir sorunumuz olduğunda güvendiğimiz birine danışırdık. Şimdi telefonumuz, internetimiz ve yapay zekâ var. Bilgi almak, yolumuzu bulmak, zaman geçirmek, hatta dertleşmek için bile artık başka bir insana ihtiyaç duymayabiliyoruz. Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu: Hiç olmadığımız kadar bağlantıdayız ama birbirimize giderek daha az ihtiyaç duyuyoruz.

Biz bu değişimin içine sonradan girdik. Peki ya teknolojinin içine doğan çocuklar, yani Alfa kuşağı?

Bugün bir çocuk sıkıldığında eline telefon ya da tablet veriyoruz. Ağladığında ekran, yemek yemediğinde ekran, biz konuşurken bizi rahatsız etmesin diye yine ekran… Bir süre sonra da çocukların neden telefonlarını ellerinden bırakamadıklarını sorguluyoruz.

Ben bunu on yaşındaki yeğenimde de gözlemliyorum. Elinden iPad’i bıraksa telefonu alıyor, telefonu bıraksa başka bir ekran arıyor. Biz kızıp “Artık yeter” dediğimizde ise verdiği cevap aslında bu kuşağın içinde bulunduğu durumu çok güzel özetliyor: “Başka ne yapacağım? Sıkılıyorum. Arkadaşlarımın hepsi de aynı şekilde akşama kadar telefonda oyun oynuyor.”

İşte belki de asıl mesele tam burada başlıyor. Çocuklar artık sıkıldıklarında ne yapacaklarını bilmiyorlar. Oysa çocukların sıkılmaya da ihtiyacı var. Çünkü çocuk sıkıldığında düşünür, hayal kurar, oyun yaratır ve keşfeder. Her boşluğu ekranla doldurduğumuzda çocuklarımızı sakinleştirdiğimizi düşünüyoruz ama belki de farkında olmadan onların hayal kurma, iletişim kurma, bekleme ve sabretme becerilerini ellerinden alıyoruz.

Yeğenim yaz tatilini benimle geçirirken en azından onu farklı aktivitelere yönlendirmeye çalışıyorum. Birlikte yüzüyoruz, yürüyoruz, taş boyuyoruz, bazen ona yazılarımı okuyorum. Günün sonunda bir bakıyor ve şaşkınlıkla, “Aaa, bugün telefonu çok az elime aldım” diyor. Sonra birkaç saniye geçiyor ve o kaçınılmaz cümle geliyor: “Amaaaa, lütfen…”

Ben de veriyorum.

Çünkü mesele çocukları teknolojiden tamamen uzaklaştırmak değil. Zaten artık böyle bir dünyada bu ne mümkün ne de bana göre doğru. Mesele, onlara ekranın dışında da bir hayat olduğunu gösterebilmek. Yüzmenin, yürümenin, üretmenin, sohbet etmenin, hatta bazen hiçbir şey yapmadan sıkılmanın bile hayatın bir parçası olduğunu hatırlatmak.

Belki de çocuklara verebileceğimiz en güzel şey son model bir telefon ya da tablet değil; telefonu bıraktıklarında ne yapacaklarını bilecekleri bir hayat öğretmektir.

Teknolojiden kaçamayız, kaçmamalıyız da. Telefon, sosyal medya, internet ve yapay zekâ artık hepimizin hayatının bir parçası. Mesele teknolojiye karşı olmak değil; onu kullanırken hafızamızı, sabrımızı, iletişim kurma becerimizi, kendi başımıza düşünme ve çözüm üretme yeteneğimizi kaybetmemek.

Çünkü sabah gözümüzü onunla açıyor, gece onunla kapatıyoruz. Sevdiklerimizin numaralarını o hatırlıyor, anılarımızı o saklıyor, yolumuzu o buluyor, paramızı o taşıyor, sorularımızı o cevaplıyor. Sıkıldığımızda bizi o eğlendiriyor, yalnız kaldığımızda bize o eşlik ediyor.

Peki bütün bunlardan sonra hâlâ telefonu bizim taşıdığımızdan emin miyiz?

Eskiden insan telefonunu yanında taşırdı. Şimdi ise telefon, insanı yanında taşıyor.

Aysun Mete

Yazarın Diğer Yazıları
  • Truman Artık Hepimiziz
  • Her şey sen olunca ben kim oldum?
  • Hayal kırıklığı mı, yoksa beklentilerin mi?
  • Bir Gün Her Şeye Sahip Olsak Bile…
  • İlişkiler Küçük Şeylerden Yorulur
  • İnsan En Çok Nerede Kendisi Olur?
  • Geç Kalmaktan Değil, Yaşamamaktan Korkuyorum
  • İhanet Önce İnsanın Kendinden Uzaklaşmasıdır
  • Sevgi Varsa, Ne Eksik?
  • Bir Hayata Dokunabilmek
Tümü İçin Tıklayınız
Previous Post

Hem Victoria Beckham, hem sokak modası

Next Post

No10 North open for business as the Government’s new situation room for making Britain better

Related Posts

Köşe Yazıları

Burnham Dönemi: İngiltere AB’ye Geri Döner mi?

23/07/2026
Faruk Eskioğlu

İngiltere’nin kargaları

23/07/2026
Köşe Yazıları

Sahne Işıkları Yanıyor: Şimdi Cesaret Zamanı

20/07/2026
Köşe Yazıları

Psikoterapi Nedir, Ne Değildir?

19/07/2026
Aysun Mete

Truman Artık Hepimiziz

16/07/2026
Köşe Yazıları

Milyarlar kiraya gidiyor, evsizlik büyüyor

16/07/2026
Next Post
Kral’ın Konuşması: Daha güçlü ve adil bir Britanya inşa edilecek

No10 North open for business as the Government’s new situation room for making Britain better

Adres: 100 Green Lanes, Newington Green, Hackney, London, N16 9EH Telefon: 020 3745 1261
020 7923 9090
Email: info@olaygazete.co.uk
seriilanlar@olaygazete.co.uk
100 Green Lanes, Newington Green, Hackney, London, N16 9EH 020 3745 1261 - 020 7923 9090 info@olaygazete.co.uk - seriilanlar@olaygazete.co.uk
Translate:
tr Türkçe
ar العربيةen Englishde Deutschel Ελληνικάiw עִבְרִיתru Русскийtr Türkçeuk Українська
Back

Kategoriler

  • İngiltere Gündemi
  • Sağlık – Yaşam
  • Londra ve Belediyeler
  • Kültür – Sanat
  • Toplum Haberleri
  • Moda – Tasarım
  • Ekonomi
  • Olay Web Tv
  • Köşe Yazıları
  • Spor Gündemi
No Result
View All Result

T&CsTs&Cs

  • Classifieds Advertising
  • Payments

Site Links

  • Site T&Cs
  • Archives
  • Contact us
Site T&Cs - Archives - Contact us
Mobil Uygulamalar Olay Gazete Mobil Uygulamaları
Sosyal Medya
Olay Sosyal Medya
  • Site T&Cs
  • Archives
  • Contact us

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.

No Result
View All Result
  • KATEGORİLER
  • Seri İlanlar
  • Toplum Haberleri
  • İngiltere Gündemi
  • Ekonomi
  • Ticaret
  • Spor Gündemi
  • Yaşam – Sağlık
  • Kültür – Sanat
  • Moda – Tasarım
  • Eğlence – Tatil
  • Video – WebTV
  • Köşe Yazarları

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.