Aysun Mete
Bazı filmler vardır. İzlerken hikâyeyi takip eder, film bittiğinde hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Bazıları ise bittikten sonra da peşinizi bırakmaz. Aradan yıllar geçse bile bazı sahneleri, bazı cümleleri zihninizde yaşamaya devam eder. Noah Baumbach’ın yönettiği Marriage Story benim için tam olarak böyle bir filmdi.
İlk izlediğimde filmin boşanma hikâyesinden çok, bana sordurduğu bir soru takılı kalmıştı aklımda: Bir ilişki içinde kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz? Ve bunu ne zaman fark ediyoruz?
Film, tiyatro yönetmeni Charlie ile eski sinema oyuncusu Nicole’ün boşanma sürecini anlatıyor. Ancak ben filmi hiçbir zaman sadece bir boşanma hikâyesi olarak görmedim. Bana göre film, sevginin içinde bazen nasıl görünmez hale gelebildiğimizi anlatıyordu. Belki de bu yüzden etkiledi beni.
Filmin en sevdiğim taraflarından biri, bize bir kötü karakter vermemesi oldu. İzlerken sürekli kimin haklı olduğunu bulmaya çalışıyoruz ya… Burada öyle bir şey yoktu. Charlie’yi dinlediğinizde ona hak veriyorsunuz. Nicole’ü dinlediğinizde ona da hak veriyorsunuz. Hatta küçük Henry’nin dünyasına baktığınızda onun da yaşadıklarını anlıyorsunuz. Yıllar içinde hem kendi hayatımda hem de insan hikâyelerini dinlerken şunu fark ettim; bazen ilişkiler kötü insanlar yüzünden bitmiyor. Bazen iki iyi insan, farklı yönlere doğru büyüdüğü için yollar ayrılıyor. Ve galiba en çok can yakan ayrılıklar da bunlar oluyor.
Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri Nicole’ün kendini anlatırken kurduğu cümlelerdi. Özellikle de şu düşünce zihnime yerleşmişti: “Fark ettim ki o beni kendinden ayrı, özgür, hayatı ve istekleri olan biri gibi hiç görmemiş.” Bu cümleyi duyduğum anda filmden çıkıp kendi hayatımı düşünmeye başladım. Çünkü bazen insanın canını yakan şey karşısındaki kişinin kötü olması değil; kendini yavaş yavaş kaybettiğini fark etmesi.
Siz hiç kendi hayatınızın içinde misafir sanatçı gibi hissettiniz mi? Ben bu duyguyu yaşayan çok insan tanıdım. Belki bir ilişkinin içinde, belki bir evliliğin içinde, belki bir arkadaşlığın içinde, belki de bir iş hayatının ortasında… Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünürken, içeride tarif etmesi zor bir eksiklik hissediliyor. Bir zamanlar sizi heyecanlandıran şeylerin artık hayatınızda yer kaplamadığını fark ediyorsunuz. Eskiden severek yaptığınız şeyleri yapmıyorsunuz. Görüşmekten keyif aldığınız insanlarla daha az görüşüyorsunuz. Hatta bazen kendi fikrinizi söylemeden önce bile karşınızdaki kişinin ne düşüneceğini hesapladığınızı fark ediyorsunuz.
Bazen düşünüyorum da, insan kendini bir anda kaybetmiyor. En azından ben buna hiç tanık olmadım. Kimse bir sabah uyanıp “Bugünden itibaren kendim olmaktan vazgeçeceğim” demiyor. Daha çok sessizce gerçekleşiyor bu süreç. Küçük tavizlerle başlıyor. Önemsiz gibi görünen fedakârlıklarla devam ediyor. Bir süre sonra kendi planlarımızı ertelemeye alışıyoruz. Sonra kendi ihtiyaçlarımızı. Sonra kendi sesimizi. Ve günün birinde dönüp baktığımızda, uzun zamandır kendimizi dinlemediğimizi fark ediyoruz.
Belki de burada durup fedakârlık kavramına yeniden bakmak gerekiyor. Çünkü ben artık fedakârlık ile kendinden vazgeçmenin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Birini sevmek elbette zaman zaman geri planda kalmayı gerektirebilir. Onun ihtiyaçlarını önemsemeyi, bazen onun için bazı şeylerden vazgeçmeyi de… Ama sevginin ölçüsü sürekli vazgeçmek olmamalı.
Çocukluğumuzdan beri bize anlatılan ilişki hikâyelerinde çoğu zaman fedakârlık övülüyor. Ne kadar çok verirsen o kadar çok seviyorsun gibi bir anlayış var. Oysa yıllar içinde gördüğüm şey şu oldu: İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, ilişkiye yatırım yaparken kendisini ihmal ediyor. Ve bunu fark ettiğinde yaşadığı kırgınlığın önemli bir kısmı aslında karşı tarafa değil, kendisine oluyor.
Danışanlarımla yaptığım görüşmelerde beni en çok şaşırtan şeylerden biri de buydu. İnsanlar çoğu zaman ilişki sorunları yaşadıklarını düşünerek geliyorlar. Ama biraz derine indiğimizde bazen asıl meselenin ilişkiden çok, kişinin kendi hayatıyla kurduğu bağın zayıflaması olduğunu görüyoruz. Çünkü insan kendiyle olan bağını kaybettiğinde, hiçbir ilişki o boşluğu tamamen dolduramıyor. Partneriniz sizi çok sevebilir. Aileniz yanınızda olabilir. Arkadaşlarınız sizi destekleyebilir. Ama kendi hayatınızın direksiyonunu uzun süre başkasına bıraktığınızda içinizde açıklayamadığınız bir eksiklik olușuyor.
Ben artık şuna inanıyorum: İyi bir ilişkinin amacı birbirine benzeyen iki insan yaratmak değil. Birlikte yürürken iki kişinin de kendi rengini koruyabilmesi. Belki de en zor olan bu zaten. Çünkü aşkın ilk dönemlerinde “biz” olmanın büyüsüne kapılıyoruz. Bu çok doğal. Ancak bazen “biz” büyürken “ben” küçülmeye başlıyor. İşte tam o noktada denge bozuluyor.
Bu yüzden zaman zaman kendimize bazı sorular sormamız gerektiğini düşünüyorum. Hayatımda bana ait olan şeyler hâlâ var mı? Beni heyecanlandıran uğraşlarım? Kendi hayallerim? Yalnız kalabildiğim zamanlar? Yıllardır koruduğum dostluklarım? Yoksa bütün kimliğim bir ilişkinin, bir işin ya da başkalarının ihtiyaçlarının etrafında mı şekilleniyor? Bu soruların cevapları her zaman hoşumuza gitmeyebilir.
Ama farkındalık çoğu zaman önce rahatsız eder, sonra dönüştürür.
İlişkilerde kendimizi kaybetmek utanılacak bir şey değil bence. Aksine çok insani. Çünkü seviyoruz. Bağ kuruyoruz. Birlikte bir hayat inşa etmek istiyoruz. Ama hayatın içinde öğrendiğim önemli şeylerden biri şu oldu: Kendimizle olan ilişkimizi ihmal ettiğimizde, diğer ilişkilerimiz de zamanla bundan etkileniyor.
Bu yüzden bazen kendimizi yeniden bulmak için büyük değişikliklere ihtiyacımız yok. Belki uzun zamandır ertelediğimiz bir kursa yazılmak, belki eski bir arkadaşımızı aramak, belki yalnız çıkılacak kısa bir seyahat, belki yıllardır dokunmadığımız bir hobiyi yeniden hayatımıza almak… Belki de sadece sessizce oturup kendimize şu soruyu sormak: “Ben en son ne zaman gerçekten kendim gibi hissettim?” Sanırım her şey bu soruyla başlıyor.
Yazının başındaki soruya dönersek… Her şey sen olunca ben kim oldum? Belki bu sorunun cevabı herkeste farklı. Ama bana göre asıl önemli olan cevaptan çok, bu soruyu sorabilecek cesareti gösterebilmek. Çünkü bazen hayatımızın yönünü değiştiren şey bulduğumuz cevaplar değil, sormaya cesaret ettiğimiz sorular oluyor.
Ben ve biz arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. Asıl mesele ikisinin de aynı hayatın içinde sağlıklı bir şekilde var olabilmesi. Çünkü sevgi, kendimizi kaybettiğimiz yer değil; kendimiz olarak var olmaya devam edebildiğimiz yer olmalı.
Ve eğer bir gün yolun bir noktasında kendinizi kaybettiğinizi fark ederseniz, bilin ki geri dönüş yolu her zaman var. Çünkü insanın kendine dönüş yolculuğu, çıktığı en değerli yolculuklardan biri.
Sevgimle ve güzel kalın.
Aysun Mete
“Beni Duy Beni Gör – Women’s Voices Project kapsamında hikâyesini paylaşmak isteyen kadınlar bana ulaşabilir.”
mail adresim: aysun.mete@gmail.com
- Beklemek de Bir Karardır
- Bizi Değiştiren Değil, Hızımızı Değiştiren İnsanlar
- Arkadaşlar mı, Partner mi?
- Zaman Geçiyor mu, Biz mi Geçiyoruz?
- Biz mi Telefonu Taşıyoruz, Telefon mu Bizi?
- Truman Artık Hepimiziz
- Hayal kırıklığı mı, yoksa beklentilerin mi?
- Bir Gün Her Şeye Sahip Olsak Bile…
- İlişkiler Küçük Şeylerden Yorulur
- İnsan En Çok Nerede Kendisi Olur?

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




