Aysun Mete
Zamanın iki farklı yüzü olduğunu biliyor muydunuz?
Eski Yunan düşüncesinde zaman iki farklı kavramla anlatılıyor: Kronos ve Kairos… Kronos, saatlerin ve takvimlerin ölçtüğü zamanı; Kairos ise yaşadığımız anın değerini, niteliğini ve bize hissettirdiklerini ifade ediyor. Birinde “Saat kaç?” diye soruyoruz, diğerinde ise o saatin bize ne hissettirdiğine bakıyoruz.
Ben zaman konusunda oldukça disiplinli biriyim. Sürekli saate bakarım, plan yaparım, geç kalmaktan hoşlanmam. Yapacaklarımı önceden belirlemeyi ve hayatımı mümkün olduğunca programlı yaşamayı severim. Aklıma bir şey geldiyse mümkünse o gün yaparım. Ertelemek, “Bir ara yaparım” demek ya da belirsizlik içinde beklemek bana göre değildir. Yani anlayacağınız, Kronos’la aram oldukça iyi.
Ama hayat bazen insana saatin gösterdiği zamanla yaşadığı zamanın aynı şey olmadığını hatırlatıyor.
Sevdiğim insanla geçirdiğim zamanlarda bazen “Bugün hiçbir şey planlamayalım, tembellik yapalım, günü oluruna bırakalım” dediğimiz olurdu. Benim gibi sürekli plan yapan biri için başlarda kulağa biraz tuhaf gelse de o günlerde zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım.
Bir de tam tersini yaşadığım zamanlar oldu. Bankacılık yaptığım yıllarda, artık sevmediğimi fark ettiğim bir işin içinde bazen bir saat bana bir gün kadar uzun gelirdi. Sonunda “Zararın neresinden dönülürse kârdır” deyip hayatımın bir sonraki planını yaparak yoluma devam ettim.
Sevdiğim insanla geçirdiğim iki saat de, sevmediğim bir işte geçirdiğim iki saat de Kronos’a göre aynıydı. Saat ikisinde de yüz yirmi dakika ilerlemişti. Ama benim için aynı zaman değildi. Birinde zamanın nasıl geçtiğini anlamadım, diğerinde geçmek bilmedi.
İşte Kronos ile Kairos arasındaki fark tam olarak burada başlıyor. Saatler zamanı eşit parçalara bölebilir ama hayat, o parçaların hepsine aynı değeri vermiyor. Zamanı ölçen saatlerdir ama ona anlam veren duygularımızdır.
Ancak günümüz insanının sorunu yalnızca yaşadığı zamanın değerini fark edememesi değil; bir de sürekli zamanının olmadığından şikâyet etmesi. Hepimizin bir günü yirmi dört saat. Ama günümüz insanının en sık kullandığı cümlelerden biri ne?
“Vaktim yok.”
Gerçekten vaktimiz mi yok? Yoksa zamanımızı yanlış yerlere harcadığımızı kabul etmek mi istemiyoruz?
“Vaktim yok” diyoruz ama saatlerce telefon ekranına bakabiliyoruz. “Çok yoğunum” diyoruz ama bazen yapmamız gereken işleri günlerce, haftalarca erteliyoruz. Hayallerimiz, planlarımız, yapmak istediklerimiz için zaman bulamıyoruz ama bize hiçbir şey katmayan şeylere saatlerimizi verebiliyoruz.
Belki de çoğumuzun zaman problemi yok. Öncelik problemi var.
Bir arkadaşım var. Adı Ferhat. Ne zaman bir şey yapmayı teklif etsem cevabı neredeyse hep aynı: “Haftaya…” Bir sonraki hafta geliyor, yine haftaya.
Bazen düşünüyorum: Hayatımız boyunca kaç tane “haftaya” biriktiriyoruz?
Şu iş bitsin başlayacağım. Biraz para kazanayım yaşayacağım. Şu sorun çözülsün mutlu olacağım. Yaz gelsin gezeceğim. Pazartesi diyete başlayacağım. Yeni yıl gelsin hayatımı değiştireceğim…
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, hayatın bir gün tamamlanacağını ve asıl yaşamın ondan sonra başlayacağını düşünmek olabilir. Bazen tembellikten, bazen korkudan, bazen de doğru zamanın kendiliğinden geleceğine inandığımızdan erteliyoruz.
Oysa hayatın bize borçlu olduğu mükemmel bir zaman yok.
Kairos tam olarak burada devreye giriyor. Çünkü Kronos bize sürekli zamanın geçtiğini hatırlatırken, Kairos o zamanın içinde gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı soruyor.
Uzun zamandır İngiltere ile Türkiye arasında yaşayan biri olarak zaman konusunda da bazı farklılıklar gözlemliyorum. İngiltere’de hayat dakikalarla ilerliyor. Otobüs durağındaki ekranda üç dakika yazıyorsa, insan gerçekten üç dakika sonra otobüsün gelmesini bekliyor. Randevular, çalışma saatleri, trenler… Kronos hayatın hemen her yerinde.
Fakat hafta sonu bir parka gittiğinizde başka bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Çimlere uzanan, saatlerce sohbet eden, güneş çıktığı anda parkları dolduran insanlar… Sanki çalışma hayatında Kronos’a teslim olanlar, boş zamanlarında Kairos’un hakkını vermeye çalışıyor.
Türkiye’de ise zamanla ilişkimiz biraz daha esnek. “Beş dakikaya geliyorum” cümlesinin gerçekten beş dakika anlamına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Saat konusunda İngilizler kadar disiplinli olmayabiliriz ama uzun sofraların, bitmeyen sohbetlerin ve “Bir çay daha içmeden kalkılmaz”ların içinde Kairos’a biraz daha fazla yer açıyoruz.
Bir toplum Kronos’a, diğeri Kairos’a biraz daha yakın olabilir. Ama dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım sonunda hepimizin ihtiyacı olan şey aynı: Denge.
Çünkü sadece saate bakarak yaşarsak hayat bir süre sonra yapılacaklar listesine dönüşüyor. Sadece anı yaşayarak ve hiçbir şeyi planlamadan ilerlersek de sorumluluklarımızı, hedeflerimizi ve geleceğimizi kaybedebiliyoruz. Asıl mesele birini seçmek değil, ikisini dengeleyebilmek.
Günümüzde Kronos ve Kairos arasındaki dengeyi bozan bir başka unsur da teknoloji. Çamaşır makineleri, hızlı ulaşım, internet ve yapay zekâ sayesinde eskiden saatler süren işleri dakikalar içinde yapıyoruz.
Peki kazandığımız bütün o zaman nerede?
Teknoloji bize zaman kazandırdı, sonra dönüp kazandırdığı zamanı yine kendisi aldı. İşlerimiz hızlandı, iletişimimiz hızlandı, hayat hızlandı ama biz hâlâ bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz.
Peki nereye?
Bazen düşünüyorum; ben hayatım boyunca hep bir yerlere yetişmeye çalıştım. Planlar, işler, sorumluluklar, hedefler… Bu sırada çok şey kaçırmış olabilirim. Güzel bir manzaranın önünden aceleyle geçmiş, sevdiğim bir insanın söylediği bir sözü yeterince dinlememiş olabilirim.
Yine de geçmişe baktığımda “Keşke o anın değerini bilseydim” dediğim çok fazla zaman yok. Çünkü anların değerini bilmeye her zaman gayret ettim.
Ama yaş aldıkça zamanla kurduğum ilişkinin değiştiğini fark ediyorum. Çocukken yaz tatilleri bitmek bilmezdi. Şimdi bir yılın nasıl geçtiğini anlamıyorum.
Çocukken zamanın yavaş geçmesinin nedeni önümüzde daha çok yıl olması değildi belki. Her şeyin yeni olmasıydı. İlk kez gördüğümüz, ilk kez öğrendiğimiz, ilk kez yaşadığımız ne çok şey vardı. Şimdi ise günler birbirine benzedikçe zaman da hafızamızda birbirine karışıyor.
Belki de zamanı yavaşlatmanın yolu saati durdurmak değil, hayatımıza yeniden hatırlanmaya değer anlar eklemektir.
Yeni bir yere gitmek, yeni bir şey öğrenmek, sevdiğimiz insanlarla zaman geçirmek, bazen alıştığımız yoldan değil başka bir yoldan yürümek…
Çünkü hayatı uzun hissettiren şey, kaç yıl yaşadığımız değil; o yılların içine kaç farklı anı sığdırdığımız olabilir.
Peki bir insanın takviminin tamamen dolu olması, dolu dolu yaşadığı anlamına gelir mi?
Bence hayır. Meşgul olmakla yaşamak arasında büyük bir fark var. İnsan günün her saatini doldurabilir. Sürekli çalışabilir, toplantıdan toplantıya koşabilir, yapılacaklar listesine yeni maddeler ekleyebilir. Fakat dolu bir takvim, dolu bir hayat anlamına gelmez.
Zaman zaman hepimizin kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
“Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyorum?”
Hiçbir şey yapmadan oturmak bile her zaman zaman kaybı değildir. Bazen insan durduğunda düşünür, kendini dinler, hayatını sorgular ve yeni kararlar verir. Asıl zaman kaybı belki de istemediğimiz yerlerde, sevmediğimiz insanlarla ve bize hiçbir şey katmayan şeylerin içinde geçirdiğimiz zamandır.
Bugün hayatımın hangi dönemindeyim diye düşündüğümde hâlâ Kronos’a biraz daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Saate bakıyorum, plan yapıyorum, geç kalmaktan hoşlanmıyorum, çalışmaya ve üretmeye devam ediyorum. Ama artık Kairos’u da unutmamaya çalışıyorum.
Çünkü bazen sevdiğiniz bir insanın yanında saatin kaç olduğunu unutmak gerekir. Bazen güzel bir manzaraya sadece bakmak, hiçbir yere yetişmemek, hiçbir şey yapmadan oturmak, hayatı planlamayı bırakıp onun sizi götürdüğü yere gitmek…
İyi yaşamak, zamanı durdurmak ya da ona yetişmek değildir.
Asıl mesele, saat ilerlerken anı kaçırmamaktır.
Çünkü Kronos bize ne kadar yaşadığımızı söyler.
Kairos ise gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı.
Aysun Mete
- Biz mi Telefonu Taşıyoruz, Telefon mu Bizi?
- Truman Artık Hepimiziz
- Her şey sen olunca ben kim oldum?
- Hayal kırıklığı mı, yoksa beklentilerin mi?
- Bir Gün Her Şeye Sahip Olsak Bile…
- İlişkiler Küçük Şeylerden Yorulur
- İnsan En Çok Nerede Kendisi Olur?
- Geç Kalmaktan Değil, Yaşamamaktan Korkuyorum
- İhanet Önce İnsanın Kendinden Uzaklaşmasıdır
- Sevgi Varsa, Ne Eksik?

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




