Berna Uytun Önk
Evet, Eylül geldi çattı.
Ama benim içimde Eylül’ün hüznünden biraz daha fazlası var bu yıl. Adını tam koyamadığım bir huzursuzluk, aylardır bitmeyen bir bekleyiş ve ne zaman sonuçlanacağını bilmediğimiz kocaman bir belirsizlik.
Benim gibi binlerce insan aynı durumda.
Ankara Antlaşması kapsamında yıllarca bu ülkede yaşamış, çalışmış, işini kurmuş ve şimdi süresiz oturumunu almak için aylarca cevap bekleyen binlerce insandan bahsediyorum.
Maillerimizi sürekli kontrol ediyoruz. Telefonumuza her bildirim düştüğünde bir an heyecanlanıyoruz. WhatsApp grupları, Facebook grupları.. “Bugün kimin sonucu geldi?”, “Kaç ayda sonuçlandı?”, “Hangi tarihte başvurmuştu?” diye birbirimizin süreçlerini takip ediyoruz.
Düşünün, insan kendi hayatının sonucunu başkalarının sonucundan tahmin etmeye çalışıyor.
Gerçekten çok yazık.
Bazen kendi kendime soruyorum: Biz bunu hak edecek ne yaptık?
Bu ülkede yıllarca çalıştık. Vergimizi ödedik. İşimizi kurduk. Evimizi, düzenimizi, hayatımızı burada inşa ettik. Elbette her sistemde olduğu gibi bunu kötüye kullananlar da vardır. Ben onlardan bahsetmiyorum. Ben gerçekten emek verenlerden, tırnaklarıyla bir hayat kuranlardan bahsediyorum.
Ve biz artık çok yorulduk.
Beklemekten değil sadece.
Belirsizlikten yorulduk.
İnsan bir süre sonra kendisini tükenmiş hissediyor. Çünkü mesele artık sadece bir oturum kartı ya da bir başvurunun sonuçlanması değil. Hayatınızı planlayamıyorsunuz. Yarını düşünemiyorsunuz. Türkiye’deki sevdiklerinize bir şey olsa, bir tarafta onlara yetişmek isterken diğer tarafta yıllardır verdiğiniz emeği düşünüyorsunuz.
İki ülke arasında değil, iki hayat arasında kalıyorsunuz.
Kendimden örnek vereyim.
Annem hasta. Ve benim aklımdaki en büyük korkulardan biri şu:
“Ya anneme bir şey olursa?”
Bu soruyu insanın kendi annesi için düşünmesi bile başlı başına ağır. Çünkü bir evlat için annesinin yanında olamama ihtimali, hiçbir bekleyişin ve hiçbir resmi sürecin önüne geçemeyeceği kadar büyük bir endişe.
O an ne yapacağım?
Bir evlat olarak annemin yanında olmak için hiç düşünmeden gitmek isterim. Onun elini tutmak, yanında olduğumu hissettirmek, ihtiyaç duyduğu anda orada olmak isterim. Fakat diğer tarafta bu ülkede verdiğim altı yıllık emek var. Kurduğum hayat var. Ailem var. İşim var. Yıllar içinde adım adım oluşturduğum bu düzeni, ne olacağını bilmeden geride bırakma korkusu var.
İnsanın annesinin yanında olma isteğiyle geleceğini koruma zorunluluğu arasında kalması, anlatması bile zor bir çaresizlik. Bir evlat olarak kalbiniz bir tarafa, aklınız başka bir tarafa çekiliyor. Ve siz, en zor anda bile hangi kararı verirseniz verin bir şeylerden vazgeçmek zorunda kalacağınızı hissediyorsunuz.
İnsanın annesiyle geleceği arasında böyle bir cümle kurmak zorunda kalması bile yeterince ağır değil mi?
Hastalığı gerekçe göstererek sürecin hızlandırılmasını istiyorsunuz, o da kabul edilmeyince insan gerçekten ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü bazen insanın istediği ayrıcalık değil, sadece hayatının en zor anında sevdiklerinin yanında olabilmek için bir yol bulabilmek.
Bir gün bana “Çaresizliğin fotoğrafını çekebilir misin?” diye sorarlarsa, sanırım bekleyen Ankara Antlaşmalılarının mail kutularını gösteririm.
Neyse.
Eylül dedik, yine içimizi döktük.
Eylül zaten biraz böyle bir ay değil midir?
Biraz hüzün,
Biraz sararmış yapraklar,
Değişen saatler, kısalan günler, soğumaya başlayan havalar…
Sanki insan Eylül’de kendi içine biraz daha fazla dönüyor. Londra’nın gri havası da buna eklenince insan bazen kalabalığın ortasında bile kendisini yalnız hissedebiliyor.
Ama galiba asıl mesele dışarının ne kadar soğuk olduğu değil.
Önemli olan içimizin sıcak kalabilmesi.
Londra ise her zamanki gibi hareketli. Özellikle düğün sezonunun başlamasıyla birlikte ayrı bir telaş var. Buradaki düğün kültürü de gerçekten bambaşka. Ama onu bugün araya sıkıştırmayayım. Bence Londra’daki düğünleri ayrıca bir yazıda konuşalım. Çünkü anlatacak çok şey var.
Bu haftalık da benden bu kadar.
Kendinize çok iyi bakın.
Bir de bizlere biraz sabır dileyin. Dualarınızı eksik etmeyin. Çünkü bazen insanın elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra geriye sadece beklemek kalıyor.
Umarım bir sonraki yazımda sizlere bu bekleyişten değil, güzel bir haberden bahsederim.
Allah’a emanet olun.
Berna Uytun Önk
- Gittiğim Yollardan Aynı Dönmedim
- Dijital Yalnızlık: Aynı Evin İçinde Birbirimize Uzak Düşmek
- Beklemek Değil, Tükenmek: Ankara Anlaşması’nın Görünmeyen Bedeli
- Ağzımın Tadı Değişti ya da Hayatımın Tadı Değişti
- “Standart Günlerin Kıymeti”
- Kasım’ın Eşiğinde Yeniden Kurulan Hayat
- Sosyal Medya Mahkemesi
- Sosyal Medyanın Parıltılı Yalanı
- İnsanın Aynası, Çıkarın Gölgesi
- Yazarken kendini bulanlar kulübü




