Aysun Mete
Bazı insanlar geç kalmaktan korkuyor.
Ben ise yaşamamış olmaktan.
Hayatı hep biraz koşarak yaşadım ben.
Hızlı düşünen, hızlı karar veren, hızlı hisseden biri oldum. Sanki yetişmem gereken görünmez bir şey varmış gibi… Sanki bir an durursam hayat önümden akıp gidecekmiş gibi…
Çünkü içimde hep aynı his vardı:
“Zaman yetmeyecek.”
Belki de bu yüzden hiçbir zaman tamamen dinlenebilen bir insan olamadım.
Bir film açıyorum mesela… Daha yarısına gelmeden içimde bir ses konuşmaya başlıyor:
“Neden film izliyorsun şu anda?”
“Yapacak bu kadar şey varken…”
“Zaman kaybediyorsun.”
Sonra elim yine kağıda gidiyor.
Bilgisayara…
Notlara…
Yarım kalan işlere…
Bir şeyler yazmaya başlıyorum. Yeni fikirler buluyorum. Sonra bir notun içinden başka bir not çıkıyor. Bir hedefin içinden başka bir hedef… Ve bir süre sonra kendimi notların arasında kaybolmuş hissediyorum.
Garip olan şu ki; üretmek bana gerçekten iyi geliyor.
Bir işi tamamlamak…
Bir şeyi oldurmak…
İlerlediğini hissetmek…
Bunlar bana huzur veriyor.
Ama mesele şu:
O işler hiç bitmiyor.
Modern dünyanın bize öğrettiği en tehlikeli şeylerden biri belki de bu: İnsan değerini üretkenliğiyle ölçmeye başlıyor.
Ve bir süre sonra dinlenmek bile suçluluk hissettiriyor.
Çünkü bazılarımız çocuk yaşta dinlenme hakkını kaybediyor.
Hayatımda tamamen yavaşladığım dönemler oldu. Ama insanların sandığı gibi huzurlu hissettirmedi bana. Tam tersine… Kaygılı hissettirdi.
Çünkü bazılarımız için sakinlik bile yabancı bir duygu.
Sessizlik geldiğinde huzur değil, boşluk hissediyoruz. Ve o boşluğu hemen doldurmamız gerekiyor. Bir hedefle… Bir işle… Bir planla… Çünkü durduğumuz anda kendimizle baş başa kalıyoruz.
Psikolojide buna bazen “işlevsel kaçış” deniyor. İnsan sürekli meşgul kalarak bazı duygularla yüzleşmemeye çalışıyor. Ve toplum bunu çoğu zaman alkışlıyor.
Üretkenlik bazen travmanın sosyal olarak ödüllendirilen hali bile olabiliyor.
Belki de mesele gerçekten kontrol.
Ben hayatı kontrol etmeye çalışan insanlardanım. Çünkü hayatın bazen insanın elinden çok şey alabildiğini erken yaşta öğrendim.
Biz dört kardeştik. Babam hepimizi okutmaya çalışan bir adamdı. Maddi yükün altında ezildiği günleri gördüm. Yoruluşunu gördüm. Çaresiz kaldığı anları gördüm.
Ve galiba o zaman içimde sessiz bir söz verdim:
“Ben güçlü olmalıyım.”
“Ben başarılı olmalıyım.”
“Ben aileme yardım etmeliyim.”
İnsan bazı kararları çocuk yaşta veriyor. Ve sonra bütün hayatını o kararın içinde yaşıyor.
Carl Jung’un bir sözü vardır:
“Bir çocuğun taşıdığı en ağır yük, ebeveynlerinin yaşayamamış hayatıdır.”
Belki bu yüzden bugün bile durduğumda huzur değil, suçluluk hissediyorum.
Çünkü bazı insanlar dinlenmeyi öğrenerek büyüyor. Bazıları ise sürekli bir şey yetiştirmeye çalışarak.
Benim korkum başarısız olmak değil aslında.
Benim korkum bu hayata boşuna gelip gitmek.
Çünkü yapmak istediğim çok şey var.
Dokunmak istediğim hayatlar…
Gerçekleştirmek istediğim hayaller…
Kurmak istediğim şeyler…
Ve bazen hepsine yetişemeyecekmişim gibi hissediyorum.
İnsan bir kez yaşayacağını bildiğinde, hayat bazen çok kısa geliyor.
Bu yüzden ben hayatı itiyorum galiba. Bazı insanlar “akışına bırakır.” Ben bırakamıyorum.
Çünkü içimde hep aynı düşünce var:
“Çabalarsam olur.”
“İtersem ilerler.”
“Vazgeçmezsem gerçekleşir.”
Ve dürüst olmak gerekirse buna hala inanıyorum.
Hayatın insana hiçbir şeyi kolay kolay vermediğini bilenlerdenim ben.
Belki de bu yüzden başarı benim için sadece başarı değil.
Başarı benim için güvenlik demek.
Ayakta kalabilmek…
Kimseye muhtaç olmamak…
Aileme destek olabilmek…
Hayatın kontrolünü elimde tutabilmek…
Belki biraz da kendimi kanıtlamak.
Önce kendime.
Sonra dünyaya.
Çünkü bazı insanlar sevildiğini olduğu haliyle hissederek büyüyor. Bazıları ise ancak bir şey yaptığında değer gördüğünü sanarak…
Ben sevgiyi hep biraz çabayla bağdaştırdım.
Emek vermekle…
Fedakarlıkla…
Elinden geleni yapmakla…
Çünkü bana göre sevmek sadece hissetmek değil. Bir insan için uğraşmak demek.
Belki bu yüzden biri bana hiçbir şey yapmadan da sevilebileceğimi söylediğinde, bunu anlamam kolay olmuyor.
Çünkü ben huzuru değil, kontrolü öğrenerek büyüdüm.
Ve kontrol eden insanlar için durmak bazen dinlenmek değil; düşmek gibi hissettiriyor.
Bir yerde şöyle yazıyordu:
“Rest is not a reward. It is a right.”
“Dinlenmek bir ödül değil, bir haktır.”
Ama bazı insanlar bunu öğrenemiyor.
Çünkü içlerinde hep aynı ses konuşuyor:
“Henüz yeterince yapmadın.”
Bugün dönüp kendime baktığımda şunu fark ediyorum:
Ben aslında başarıya değil, güven duygusuna yetişmeye çalışıyorum.
Yapmak istediğim şeyler hiç bitmiyor çünkü mesele hedefler değil aslında. Mesele içimdeki o eksik yetişme hissi.
Sanki hayat önümden geçiyor ve ben hepsini aynı anda tutmaya çalışıyorum.
Gençliği…
Hayalleri…
Zamanı…
İnsanları…
Başarıyı…
Sevgiyi…
Ve insan bazen en çok da bu yüzden yoruluyor.
Sürekli koşmaktan değil…
Bir gün durursa hayatı kaçıracağından korkmaktan.
David Allen’ın bir sözü vardır:
“You can do anything, but not everything.”
“Her şeyi yapabilirsin, ama her şeyi aynı anda yapamazsın.”
Belki insanın olgunlaşması biraz da bunu kabul etmek.
Hayat sadece yetişilecek bir şey değil.
Bazen oturup hissedilecek bir şey.
Bazen hiçbir şey yapmadan nefes almak da yaşamaya dahil.
Ve belki insanın en büyük savaşı dünyayla değil…
Kendi içindeki “henüz yeterince yapmadın” sesiyle oluyor.
Belki de gerçek huzur, bir gün sonunda kendine yetişebilmekte saklıdır.

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




