Aysun Mete
Hiç kendinizi yapmadığınız bir şey için defalarca açıklama yaparken buldunuz mu? Ben buldum.
Ne söylersek söyleyelim karşımızdaki insanın ikna olmadığı, her cevabımızın yeni bir soruya dönüştüğü anlar vardır. Yaşananı anlatırız, o başka bir şey duyar. Niyetimizi açıklarız, o şüphesini savunur. Sonra aynı şeyi başka kelimelerle yeniden anlatırız. Belki yanlış ifade ettik diye düşünürüz; biraz daha açık konuşursak, biraz daha ayrıntılı anlatırsak anlaşılacağımıza inanırız. Ben de yaptım bunu. Çünkü insan değer verdiği biri tarafından yanlış anlaşıldığında önce kendisini daha iyi anlatmaya çalışıyor. “Beni gerçekten anlarsa böyle düşünmez” diyoruz. Bir daha anlatıyoruz, olmadı başka türlü anlatıyoruz.
Ama bazen ne kadar anlatırsak anlatalım hiçbir şey değişmiyor. Ve işte o zaman çok tuhaf bir şey oluyor: Kendimizden şüphe etmeye başlıyoruz. “Acaba gerçekten yanlış bir şey mi yaptım? Farkında olmadan başka bir şey mi hissettirdim? Sorun bende mi?”
Yaş aldıkça burada başka bir ihtimalin daha olduğunu görmeye başladım. Bazen ortada ne saklanan bir gerçek vardır ne de kötü bir niyet. Yalnızca geçmişte incinmiş ve aynı acının yeniden yaşanacağından korkan bir insan vardır. Karşısında bambaşka biri durur ama zihninde eski hikâye çoktan yeniden başlamıştır. Belki de bu yüzden bize verilen her tepki yalnızca bizimle ilgili değildir. Bazen insanlar bizi, bizden önce hayatlarına giren insanların bıraktığı izlerin içinden görürler.
HER TEPKİ BİZE AİT DEĞİLDİR
Bunu yalnızca kadın-erkek ilişkilerinde yaşamadım, yalnızca sevgililer arasında da gözlemlemedim. Arkadaşlıklarda gördüm, aile ilişkilerinde gördüm, iş hayatında gördüm. Hatta bazen yeni tanıştığımız bir insanın bize verdiği tepkinin bile aslında bizimle pek az ilgisi olabiliyor. Bir cümle söylüyoruz, karşımızdaki o cümlenin içinde bizim hiç koymadığımız bir anlam duyuyor.
Eskiden böyle durumlarda ilk yaptığım şey kendimi sorgulamak olurdu. “Acaba yanlış mı söyledim?” diye düşünür, sonra açıklamaya çalışırdım. Şimdi hâlâ kendime bakıyorum elbette; çünkü insanın her anlaşmazlıkta “Sorun karşı tarafta” demesi de başka bir körlük olur. Ama artık kendime ikinci bir soru daha soruyorum: “Bu tepkinin ne kadarı gerçekten bana ait?”
Bu soru bana çok şey öğretti. Çünkü bir arkadaşımız geçmişte ağır bir hayal kırıklığı yaşamışsa bizim sıradan bir unutkanlığımızı “Bana değer vermiyor” diye okuyabilir. Önceki işinde güveni kötüye kullanılmış biri, basit bir kararımızın arkasında başka bir hesap arayabilir. Çocukluğu sürekli eleştirilerek geçmiş biri, iyi niyetle söylediğimiz bir öneriyi bile küçümsenmek olarak duyabilir.
Romantik ilişkilerde de farklı değil. Bir zamanlar terk edildiysek bugün yanımızda kalmaya çalışan insanın bile gidişini bekleyebiliriz. Aldatıldıysak, cevaplanmayan sıradan bir telefon bize başkasının hissetmeyeceği şeyleri hissettirebilir. Yakınlık geçmişte acıyla bittiyse, biri bize gerçekten yaklaştığında bile huzur yerine tehlike hissedebiliriz. Çünkü bazen bugünü yaşamıyoruz; bugünün içinde geçmişimizi yeniden yaşıyoruz.
ZİHNİMİZ “BEN BUNU BİLİYORUM” DEDİĞİNDE
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman’ın insan zihni üzerine çalışmalarını düşündüğümde bunun hiç de şaşırtıcı olmadığını görüyorum. Kahneman, zihnimizin karşılaştığımız her durumu oturup sıfırdan uzun uzun analiz etmediğini; çoğu zaman hızlı, sezgisel ve geçmiş deneyimlerimizden beslenen değerlendirmeler yaptığımızı anlatır. Aslında buna ihtiyacımız var; her sabah dünyayı yeniden öğrenemeyiz.
Ama işte insan ilişkilerinde aynı özellik bizi yanıltabiliyor. Zihnimiz bazen daha olayın tamamını anlamadan “Ben bunu daha önce gördüm” diyor ve tam orada karşımızdaki yeni insanı eski bir hikâyenin içine yerleştirebiliyoruz. Belki de bu yüzden bazı insanlar küçücük bir olayın ardından hemen “Ben zaten biliyordum” diyor. Ama bunu düşündüğümde kendime şu soruyu soruyorum: Gerçekten bugünü mü biliyorduk, yoksa geçmişimizin bize öğrettiği ihtimali mi?
SiZCE KORKU NEDEN SUÇLAR?
Basit bir örnek düşünelim. Bir kadın eve biraz geç geliyor. Telefonunun şarjı bitmiş, haber verememiş. Karşısındaki kişi açıklamasını dinlemek yerine hemen, “Benden bir şey saklıyorsun” diyor. Belki kadın gerçekten yalnızca trafikte kaldı. Ama adam yıllar önce aldatılmışsa, o anda yalnızca bu akşamı yaşamıyor olabilir. Yıllar önce cevaplanmayan telefonu, inanıp daha sonra yalan olduğunu öğrendiği açıklamaları ve kendisini aptal yerine konmuş hissettiği o anı da taşıyor olabilir.
Kadın bugünü anlatıyor, adam geçmişi dinliyor. “Benden bir şey saklıyorsun” cümlesinin altında belki aslında, “Bir daha aynı şeyi yaşamaktan korkuyorum” cümlesi var. Fakat ikincisini söylemek daha zor. Çünkü suçlamak bazen insana geçici bir güç veriyor; “Korkuyorum” diyebilmek ise savunmasız kalmayı gerektiriyor.
Psikolojide bunun bazı yönlerini yansıtma kavramıyla açıklayabiliriz. Kendi içimizde taşıdığımız korkuları, ihtimalleri ve yüzleşmekte zorlandığımız duyguları bazen karşımızdaki insanın niyetiymiş gibi algılayabiliyoruz. Bağlanmaktan korkan biri karşısındaki insanın normal yakınlık ihtiyacını baskı olarak yaşayabiliyor. Terk edilmekten korkan biri kendisi sürekli uzaklaşırken, “Nasıl olsa sonunda sen gideceksin” diyebiliyor. Güvenmekten korkan biri ise en sıradan davranışlarda bile gizli anlamlar arayabiliyor.
Burada kimseyi kolayca “manipülatif” ilan etmek istemiyorum. Çünkü bazen gerçekten inanıyoruz. Korkumuz gerçek, kaygımız gerçek, hissettiğimiz acı gerçek. Ama yıllar içinde üzerinde çok düşündüğüm bir ayrım var: Bir duygunun gerçek olması, o duygunun bize anlattığı hikâyenin de gerçek olduğu anlamına gelmiyor.
Bence hepimizin zaman zaman bunu kendimize hatırlatması gerekiyor. Benim korkmam, karşımdakinin suçlu olduğu anlamına gelmez. Benim şüphelenmem, ortada mutlaka şüphelenecek bir şey olduğu anlamına gelmez. Benim geçmişte incinmiş olmam da bugünkü insanın beni inciteceğinin kanıtı değil.
KENDİMİZİ NEDEN BU KADAR ÇOK AÇIKLIYORUZ?
Bir ilişkide taraflardan biri sürekli şüphe ediyor, diğeri sürekli açıklıyorsa zamanla çok yorucu bir düzen oluşuyor. İlişki derken yalnızca sevgililikten söz etmiyorum; bunu bir arkadaşımızla, kardeşimizle, ebeveynimizle, yetişkin çocuğumuzla ya da iş arkadaşımızla da yaşayabiliriz.
Başlangıçta değer verdiğimiz için açıklıyoruz. “Öyle demek istemedim. Senden bir şey saklamıyorum. Seni dışlamaya çalışmıyorum. Ben sana bunu yapan kişi değilim.” Bazen uzun mesajlar yazıyoruz, konuşmanın başına dönüyoruz, hangi cümleyi neden söylediğimizi anlatıyoruz. Çünkü anlaşılmak istiyoruz.
Ben bazen suçlu olduğumuz için değil de, değer verdiğimiz biri tarafından yanlış anlaşılmaya dayanamadığımız için ardı ardına açıklama yaptığımızı düşünüyorum. Fakat verilen hiçbir güvence yerine ulaşmıyorsa işler değişiyor. Her açıklama yeni bir şüpheye dönüşüyorsa insan fark etmeden sanık gibi yaşamaya başlıyor. Üstelik bir noktadan sonra açıklamamız bile aleyhimize kullanılabiliyor: “Bu kadar anlatıyorsan mutlaka bir şey vardır.” deniyo mesela!
O zaman ne yapacağız? Yaklaşsak baskıcı, uzaklaşsak ilgisiz; konuşsak şüpheli, sussak suçlu… Böyle bir yerde masumiyetimizi nasıl kanıtlayabiliriz?
Daha önemlisi, sağlıklı bir ilişki neden bir insanın sürekli masumiyetini kanıtlamasını gerektirsin?
SESSİZLİK HER ZAMAN SAKİNLEŞMEK DEĞİLDİR
Korku her zaman suçlayarak ortaya çıkmıyor; bazen susuyor. Bir tartışmanın ardından hepimizin düşünmeye ihtiyacı olabilir. Benim de olur. Bazen öfkeliyken konuşmamak, konuşmaktan çok daha doğrudur. Ama “Biraz zamana ihtiyacım var, sonra konuşacağız” demekle hiçbir açıklama yapmadan günlerce ortadan kaybolmak aynı şey değil.
Birinde mesafe vardır ama bağ tamamen koparılmaz. Diğerinde ise geride kalan insan ne olduğunu anlamaya çalışır; telefonuna bakar, son konuşmayı yeniden düşünür, nerede hata yaptığını bulmaya çalışır. Bir süre sonra artık yaşanan olayı değil, kendisini sorgulamaya başlar.
Korkan kişi açısından ise uzaklaşmak geçici bir kontrol duygusu yaratabilir: “Beni terk etmeden ben uzaklaşayım. Beni reddetmeden ben reddedeyim. Güçsüz kalmadan mesafeyi ben koyayım.” Ve bence korkunun en acı taraflarından biri burada başlıyor: İnsan bazen geçmişte kendisine yapılanı bir daha yaşamamak için öylesine uğraşıyor ki farkında olmadan aynı acıyı başka birine yaşatıyor.
Bu yalnızca aşkta olmuyor. Geçmişte arkadaşları tarafından dışlanmış biri, yeni arkadaşlarının küçük bir plan değişikliğini bile “Yine beni istemiyorlar” diye yorumlayıp herkesten önce uzaklaşabiliyor. Önceki işinde haksızlığa uğramış biri, yeni yöneticisinin sıradan bir geri bildirimini tehdit olarak algılayabiliyor. Çocukluğu sürekli eleştirilerek geçmiş biri, sevdiği bir insanın iyi niyetli önerisini bile saldırı gibi duyabiliyor. İnsanlar değişiyor, olaylar değişiyor ama bazen bizim savunmamız değişmiyor.
ANLAMAK HER ŞEYİ KABUL ETMEK DEĞİLDİR
Burada korkan insanı hemen kötü biri ilan etmeyi doğru bulmuyorum. Bir kişisel gelişimci ve ilişki koçu olarak insanların hikâyelerini , aşk ilişkilerini elbette ama yalnızca onları değil; aile içinde yaşanan kırgınlıkları, arkadaşlıkları, terk edilme korkularını, güven problemlerini, yıllar önce yaşanmış bir olayın bugün hâlâ insanın davranışlarını nasıl yönettiğini de dinledim.
Ve bütün bunları dinledikçe şunu daha çok görüyorum: Bazen karşımızdaki kișinin amacı kötü davranmak değil gercekten.Aynı acıyı bir daha yaşamamak için bütün ihtimalleri kontrol etmeye çalışmak, geçmişinden bugüne hâlâ bir şeyleri içinde taşımış olmak.
Bunu anlayabilirim. Geçmişte yaşadıklarına üzülebilirim. Korkusuna şefkat gösterebilirim. Hatta kendi hayatımda da bazen karşımdaki insanın davranışını anlamaya o kadar uğraştığım oldu ki bir noktada durup kendime, “Onun neden böyle davrandığını anlamaya çalışırken, bana ne yaptığını gözden mi kaçırıyorum?” diye sormam gerekti.
Çünkü empati bazen çok ince bir yerde insanın kendi sınırlarının önüne geçebiliyor. “Aslında kötü biri değil. Çok şey yaşamış. Yalnızca korkuyor. Geçmişinde çok incinmiş.” Bunların hepsi doğru olabilir. Ama bir insanın davranışının nedenini anlamamız, o davranışın bize verdiği zararı ortadan kaldırmıyor.
Bence mesleğimde de kendi hayatımda da öğrendiğim en önemli ayrımlardan biri bu oldu: Anlamak başka, üstlenmek başka bişey…
Birinin korkusunu anlayabilirim, geçmişini anlayabilirim, neden öyle davrandığını bile görebilirim. Ama onu anlamam, onun geçmişinde işlemediğim bir suçun cezasını çekmem gerektiği anlamına gelmiyor. “Bunun seni neden korkuttuğunu anlayabiliyorum” diyebiliriz ve aynı anda “Ama beni yapmadığım bir şeyle suçlamanı kabul etmiyorum” da diyebiliriz. Bu iki cümle birbirine zıt değil. Çünkü insan yaralı olabilir ve yine de yaraladığı kişiden sorumludur.
Belki de kendimize başka bir soru daha sormalıyız: Birinin geçmişini anladığımız için bugün bize yaptıklarını gereğinden fazla hoş görüyor olabilir miyiz? “Aslında kötü biri değil, yalnızca korkuyor” diyerek kendi incinmişliğimizi susturduğumuz oldu mu? Belki gerçekten korkuyordur. Ama bu bizim incinmediğimiz anlamına gelmez.
KORKUNUN KURDUĞU GÖRÜNMEZ MAHKEME
Ben çözülmemiş korkuyu bazen zihnimizde kurduğumuz görünmez bir mahkemeye benzetiyorum. Bu mahkemede geçmiş tanık oluyor, şüphe delile dönüşüyor, karşımızdaki insan ise başka birinin işlediği suçun sanığı yapılıyor. Ve bazen karar daha duruşma başlamadan verilmiş oluyor: “Sen de bana aynısını yapacaksın.”
Bundan sonra her şey delile dönüşebiliyor; geç gelen bir mesaj, farklı bir ses tonu, unutulan bir söz, bir arkadaşla yapılan konuşma, biraz yalnız kalma isteği… İnsan bir süre sonra karşısındaki kişiyi anlamaya değil, korkusunu doğrulamaya başlıyor.
Ve öteki taraf da değişiyor. Ne söyleyeceğini hesaplamaya, normal davranışlarını kontrol etmeye, yanlış anlaşılmamak için daha kendisine bir şey sorulmadan açıklama yapmaya başlıyor. Sonunda “Ben ne hissediyorum?” diye sormak yerine, “Bunu yaparsam nasıl anlaşılır?” diye düşünüyor.
Bence hiçbir sağlıklı insan ilişkisi böyle olmamalı. Sevgi de dostluk da aile bağı da insanın sürekli masumiyetini kanıtladığı bir sorgu odasına dönüşmemeli.
KORKTUĞUMUZDA KİME DÖNÜŞÜYORUZ?
Yaş aldıkça insan ilişkilerinde olgunlaşmanın yalnızca karşımızdakini anlamayı öğrenmek olmadığını düşünüyorum ayrıca.Bazen bize ait olmayan yükü taşımamayı öğrenmek de olgunlaşmanın bir parçası.
Ben korkunun kendisinin insanın karakteri olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz korkuyoruz, ben de korkuyorum. Asıl mesele korktuğumuzda ne yaptığımız. Kendimize, “Şu anda hissettiğim şeyin ne kadarı bugüne, ne kadarı geçmişime ait?” diye sorabiliyor muyuz? Karşımızdaki insanın cevabını gerçekten dinleyebiliyor muyuz? Yanılmış olabileceğimizi kabul edebiliyor muyuz? Yoksa yalnızca zaten inandığımız şeyi doğrulayacak kanıtları mı arıyoruz?
Bence iyileşmek hiçbir şeyden korkmamak değil. Korkunun direksiyona geçtiği anı fark edebilmek ve direksiyonu yeniden elimize alabilmek. Aynı şey korkunun karşısında duran insan için de geçerli. Her tepkiyi üzerimize almak, her suçlamayı taşımak zorunda değiliz. Bize ait olanı görebilir, hatamız varsa kabul edebiliriz. Ama bize ait olmayanı da bırakabiliriz.
Belki olgunlaşmak biraz da budur: Kendimize ait olanla olmayanı ayırabilmek.
Bu yazıyı bitirirken size üç soru bırakmak istiyorum: Korkunuz bugüne kadar sizi kimden korudu? Peki sizi korumaya çalışırken kime zarar verdi? Ve belki de en zor olanı; en çok korktuğunuz anlarda siz nasıl birine dönüştünüz?
Çünkü her suçlama gerçeğin sesi değil. Bazen konuşan yalnızca korku. Ve korkunun belki de en acı tarafı şu: İnsan bir daha aynı şekilde incinmemek için kendisini öylesine koruyabilir ki sonunda, bir zamanlar kendisine yapılanı hiçbir suçu olmayan başka birine yapan kişiye dönüşebilir.
- Beklemek de Bir Karardır
- Bizi Değiştiren Değil, Hızımızı Değiştiren İnsanlar
- Arkadaşlar mı, Partner mi?
- Zaman Geçiyor mu, Biz mi Geçiyoruz?
- Biz mi Telefonu Taşıyoruz, Telefon mu Bizi?
- Truman Artık Hepimiziz
- Her şey sen olunca ben kim oldum?
- Hayal kırıklığı mı, yoksa beklentilerin mi?
- Bir Gün Her Şeye Sahip Olsak Bile…
- İlişkiler Küçük Şeylerden Yorulur

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




