Aysun Mete
“Beklenti, tüm kalp kırıklıklarının köküdür.”
Bu söz yıllardır William Shakespeare’e atfedilir. Kime ait olduğundan bağımsız olarak içinde büyük bir gerçek taşıdığı kesin.
Çünkü hayal kırıklığı dediğimiz şey çoğu zaman yaşanan olaydan değil, yaşanmasını umduğumuz şeyden doğar.
Hepimiz hayatımızın bir döneminde birine ya da bir şeye dönüp içimizden şu cümleyi kurmuşuzdur:
“Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın.”
Bazen bu bir sevgili olur.
Bazen bir dost.
Bazen bir iş.
Bazen de aynadaki yansımamız…
İlişkilerde bunu daha sık yaşarız. Birini tanırız ve henüz onu gerçekten tanımadan ona dair bir hikâye yazmaya başlarız. Onun bizim ruh eşimiz olduğuna inanırız. Geleceği onun üzerine kurarız. Sonra hayat gelir ve bize insanlar hakkında değil, beklentilerimiz hakkında bir ders verir.
Bu haftaki yazımı hazırlarken çevremdeki insanlara hayal kırıklıklarını sordum.
Bir arkadaşım şöyle dedi:
“Hayatın kendisi zaten hayal kırıklığıdır. Elinden gelenin en iyisini yaparsın ama yine de sınanırsın. Çok çalışırsın ama tek bir hatanla yargılanırsın. Her şeyini verirsin ama asla yeterli olmaz.”
İlk bakışta oldukça karamsar görünüyor olabilir.
Ama biraz düşündüğümüzde hayal kırıklıklarının aslında başarısız olduğumuzu göstermediğini fark ediyoruz.
Tam tersine…
Hayal kırıklıkları çoğu zaman gelişimin habercisi.
Çünkü ancak beklentilerimiz gerçekle karşılaştığında kendimizi daha net görmeye başlarız.
İş görüşmelerinde sıkça sorulan sorulardan biridir:
“Mesleki hayatınızdaki en büyük hayal kırıklığınız neydi?”
Aslında görüşmeyi yapan kişi yaşadığınız olayı değil, o olay karşısında ne yaptığınızı merak eder.
Pes mi ettiniz?
Suçlu mu aradınız?
Yoksa yaşadığınız deneyimi büyüme fırsatına mı dönüştürdünüz?
Düşüncelerimizin ve beklentilerimizin gerçeklikle birebir örtüşmesi her zaman mümkün değildir. Hatta bazen en gerçekçi olduğunu düşündüğümüz beklentiler bile hayatın akışı içinde karşılık bulmayabilir. Böyle durumlarda yapılması gereken şey, gerçekle mücadele etmek değil, beklentilerimizi gözden geçirmektir.
Londra’daki danışanlarımdan Tony’nin hikâyesi bunu çok güzel anlatıyor.
Tony torunlarıyla daha fazla vakit geçirmek istiyordu. Bu nedenle onları okuldan almaya başladı ve mümkün olduğunca birlikte zaman geçirmeye çalıştı. Ancak uzun iş günlerinin ardından onların yanında sık sık uyuyakalıyordu.
Bu durum onu derinden üzüyordu. Kendini yetersiz hissediyor, hatta iyi bir büyükbaba olmadığını düşünüyordu.
Konuşmalarımız sırasında fark ettiği şey şuydu: Sorun sevgisizliği değil, kendisinden beklediği şeyin gerçekçi olmamasıydı.
Hafta sonları torunlarıyla daha kaliteli zaman geçirmeye başladı ve işten yorgun geldiği günlerde kendine karşı daha anlayışlı olmayı öğrendi.
Hayal kırıklığını azaltan şey daha fazla çaba göstermek değil, kendisine daha adil davranabilmekti.
Belki de bugün en büyük sorunlarımızdan biri burada başlıyor. Hayat bize “hayır” dediğinde bunu kabul etmekte zorlanıyoruz.
İstemediğimiz bir cevap duyduğumuzda gerçeği olduğu gibi görmek yerine onu değiştirmeye çalışıyoruz.
Oysa bazı şeyler olmaz.
Bazı insanlar kalmaz.
Bazı kapılar açılmaz.
Ve bazı hayaller gerçekleşmez.
Bunu kabul etmek zayıflık değil, duygusal olgunluktur.
Belki de hayal kırıklığıyla baş etmekte zorlanmamızın nedeni, çocukluğumuzda bu duyguyla sağlıklı şekilde tanışamamış olmamızdır.
Londra’da aldığım “Caring for Children and Young People” eğitiminde üzerinde özellikle durulan konulardan biri buydu:
Çocuklar hayal kırıklığı yaşamayı öğrenmelidir.
Çünkü hayatın içinde her istediğimizi elde edemeyiz.
Bir çocuk istediği bir şeye ulaşamadığında yaşadığı duygunun normal olduğunu öğrenmelidir. O duygudan kaçmayı değil, onu yönetmeyi öğrenmelidir.
Biz yetişkinler çoğu zaman çocuklarımız üzülmesin diye onların önündeki her engeli kaldırmaya çalışıyoruz.
Oysa onları her rahatsız edici duygudan korumaya çalıştığımızda, hayatın gerçeklerine hazırlama fırsatını da ellerinden alıyoruz.
Çocuklarımıza her zaman mutlu olmayı değil, zor duygularla başa çıkmayı öğretmeliyiz.
Çünkü hayat bunu mutlaka öğretecek.
Derin nefes almak, yazmak, yürümek, boyama yapmak, müzik dinlemek ya da kişinin kendisine iyi gelen başka yöntemler geliştirmesi, çocuklukta öğrenilen ve yetişkinlikte de işe yarayan duygusal düzenleme becerileridir.
Son olarak size bir soru sormak istiyorum.
Bir duyguyu tamamen yok etmeyi hiç denediniz mi?
Ya da hiç hissetmediğiniz bir duyguyu zorla yaratabildiniz mi?
Muhtemelen hayır.
Çünkü duygular her zaman gelir ve gider.
Hayal kırıklığı da öyledir
Bazen bir dalga gibi üzerimizden geçer.
Bazen biraz daha uzun sürer.
Ama mutlaka sonunda geçip gider.
Bu yüzden hayal kırıklığıyla savaşmak yerine onu kabul etmeyi öğrenmeliyiz bence.
Kendimize karşı daha nazik olmayı…
Destek istemeyi…
Gerekirse dikkatimizi başka anlamlı alanlara yönlendirmeyi…
Ve en önemlisi, her şeyin hemen istediğimiz gibi olmayabileceğini kabullenmeyi…
Martin Luther King’in dediği gibi:
“Sonlu hayal kırıklıklarını kabul etmeli, ancak sonsuz umudu asla kaybetmemeliyiz.”
Hayal kırıklıklarından değil, onlara verdiğimiz tepkilerden korkalım.
Çünkü önemli olan hayatın bize ne yaşattığı değil, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırdığımızdır.
Sevgimle ve güzel kalın.
Aysun Mete
“Beni Duy Beni Gör – Women’s Voices Project kapsamında hikâyesini paylaşmak isteyen kadınlar bana ulaşabilir.”
mail adresim: aysun.mete@gmail.com

ENFIELD
HACKNEY
HARINGEY
ISLINGTON




